Kural algısı konusundaki yazılarımla buraya kadar adım adım bir zincir oluşturduk. Önce temel bilimlerin ve matematiğin zihnimizde yapılandırdığı neden-sonuç omurgasını ve kırmızı ışıkta durma refleksini konuştuk. Ardından kamu malının sahipsiz bir ganimet değil, 85 milyonun ortak emaneti olduğunu ele aldık. Son olarak kural algısı çöktüğünde toplumların nasıl komplo sanrılarına sığındığını ve düzenin kendi kadrolarımız olduğunu görmekten neden kaçtığımızı inceledik.
Şimdi gelin, bu düşünce yolculuğunun en tepe noktasına, devlet ve toplum idaresinin kurumsal düzeyine bakalım:
Resmi törenlerde, akademik panellerde, siyasi nutuklarda dillerden düşmeyen sihirli bir tamlama var: “Hukukun üstünlüğü.”
Peki, herkesin uzlaşmış göründüğü bir kavram, neden onlarca yıldır hiçbir yaramıza merhem olamıyor? Neden kürsülerde bu kadar yüceltilen bir ilke, sokakta, trafikte veya kurumlarda bir türlü hayat bulamıyor?
Çünkü konu yalnızca yasa çıkarmakla çözülmüyor. Konunun kökünde derin bir kavramsal yanılsama ve düşünce tıkanıklığı yatıyor.
Sözcüklerin İçi Boşaldığında
Uygar dünyanın “rule of law” dediği temel kurumsal ilke, ne yazık ki dilimize “hukukun yönettiği düzen” yerine “hukukun üstünlüğü” gibi hayli dekoratif bir çeviriyle yerleşti.
İlk bakışta masum bir çeviri gibi görünebilir. Oysa sözcüklerin zihnimizde açtığı yollar çok farklıdır: Bir kavrama “üstünlük” atfettiğinizde, onu adeta gökte asılı duran, resmi törenlerde selam durulan, vaazlarda öğütlenen ama günlük hayatın pratik gerçekliğiyle bağı kopuk soyut bir ahlakî temenniye dönüştürürsünüz. “Hukuk üstündür” der, alkışlar ve sonra günlük hayatın kapalı kapılar ardındaki kural tanımayan ilişkilerine geri döneriz.
Oysa İngilizcedeki “rule” sözcüğü yalnızca isim olarak “kural” demek değildir; aynı zamanda fiil olarak “yönetmek, hüküm sürmek” (to rule) anlamına gelir.
Dolayısıyla bu kavramın gerçek karşılığı, soyut bir üstünlük övgüsü veya ilanı değil, hukukun bizzat idare ettiği, kararların kurallarla yönetildiği somut bir sistemdir. “Rule of law” bir övgü değil, girdisi, çıktısı, standartları, ölçülebilirliği ve tavizsiz yaptırımı olan bir yönetişim altyapısıdır. Asıl mesele, gücün hukukla sınırlandırılması, kararların önceden belirlenmiş ilkelere dayanması ve bu ilkelerin gücü elinde bulunduranlar için de geçerli olmasıdır.
“Hukukun Yönetimi” ile “Kanunla Yönetim” Arasındaki Uçurum
Kural algısının gelişmediği toplumlarda en sık düşülen tuzak, hukukun yönetimi (Rule of Law) ile kanunla yönetim (Rule by Law) kavramlarının birbirine karıştırılmasıdır:
Kanunla yönetim (Rule by law), gücü elinde bulunduranların, toplumu hizaya sokmak, itirazları bastırmak veya kendi imtiyazlarını meşrulaştırmak için yasaları birer araç, adeta bir sopa gibi kullanmasıdır. Şeklen her şey mevzuata uygundur, her kararın arkasına bir madde iliştirilmiştir, ancak ortada ne adalet vardır ne eşitlik ne de öngörülebilirlik.
Hukukun yönetimi (Rule of law) ise kuralların bizzat gücün kendisini, devleti ve karar vericileri bağlamasıdır. Hiçbir yöneticinin, hiçbir bürokratın ve hiçbir zümrenin kuralın üstünde bir takdir yetkisine veya keyfi dokunulmazlığa sahip olamaması demektir.
Birinde kanun muktedirlerin kalkanı olur, diğerinde ise hukuk, güçlünün keyfiyetine karşı toplumun ortak zırhıdır.
Bilimsel Akıl ve Kanıta Dayalı Yönetim
Hukuk, yalnızca ceza kanunları veya mahkeme salonlarından ibaret değildir. Hukukun ve bilimin omurgası aynı kaynaktan, rasyonellik ve neden-sonuç ilişkisinden beslenir.
“Rule of law” ilkesinin yaşayan bir gerçeğe dönüşmesi için kamu politikalarının varsayımlarla, günübirlik hesaplarla veya hamasetle değil, somut kanıtlara, saha araştırmalarına ve kök neden analizlerine dayanması gerekir. Suçu görünmez düşmanlara atmak yerine, problemin hangi yapısal hatadan, hangi kural boşluğundan kaynaklandığını analitik olarak ortaya koymak. Kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, kuralların kişiye göre esnemediği ve tüm süreçlerin kamuoyu denetimine açık olduğu bir işleyişi kurumsallaştırmak. Zira, eşitliğin, şeffaflığın ve nesnel verilerin olmadığı bir yerde, alınan kararlar ne kadar süslü yazılırsa yazılsın kalıcı bir çözüm üretemez.
Kurnazlıkla Bindiğimiz Dalı Kesmek
Meselenin en hassas noktası ise toplum olarak kurallarla kurduğumuz ilişkide yatıyor. Yasalarımız ve yönetmeliklerimiz ne kadar kusursuz olursa olsun, zihinlerimizde “kuralın arkasından dolanmanın bir kurnazlık değil, bindiğimiz dalı kesmek olduğu” bilinci yerleşmedikçe güçlü bir hukuk düzeni kuramayız.
Kuralları ihlal etmeyi “iş bitiricilik” veya “uyanıklık” saydığımız, onları hepimizi bağlayan ortak bir emanet olarak göremediğimiz sürece de yasalar, yalnızca uyulması gereken birer angaryaya dönüşür. Unutmayalım ki kuralsızlığın sunduğu günübirlik küçük imtiyazlara göz yummanın bedeli, uzun vadede hepimizin altında kalacağı toplumsal bir enkaz yaratmaktır.
Mucizeler Değil, İlkeler
İçine düştüğümüz bu kısırdöngüden bizi kurtaracak olan şey, mucizevi kurtarıcılar ya da hayali düşmanlarla savaşmak değildir. İhtiyacımız olan şey, aklın ve bilimin rehberliğinde, kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, ölçülebilir ve şeffaf kurallara hep birlikte teslim olmaktır. Yani, uygar yaşamın gerektirdiği “rule of law” hukukun yönetimine…
Öyleyse kendimize şu samimi soruyu soralım:
Biz gerçekten herkes için geçerli, kendimizi de bağlayan adil bir düzen mi istiyoruz, yoksa sadece sırası geldiğinde arkasından dolanabileceğimiz kurallar mı?
Bu soruya vereceğimiz dürüst yanıt, yalnızca adalet sistemimizi değil, genç kuşaklara bırakacağımız bu ülkenin geleceğini de tayin edecek.
Yeni yazılarda görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin!”


Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz