Kurallar Ne İşe Yarar? Bir Toplumun Gelişmesinde Nasıl Bir Rol Oynar?

Kurallar Ne İşe Yarar? Bir Toplumun Gelişmesinde Nasıl Bir Rol Oynar?

Bir toplumda kuralların gerçekte ne işe yaradığına dair ortak bir bilinç yoksa, yaşanan krizler rasyonel nedenlerle değil, komplo teorileriyle açıklanır. Kural algısı çöktüğünde kendi yarattığımız sorunlarla yüzleşmekten neden kaçtığımızı, faturanın neden hayali düşmanlara kesildiğini ve ucu kendimize dokunduğu için rasyonel çözümlerin neden hep ertelendiğini masaya yatırıyoruz.

Temel bilimlerin “neden-sonuç” ilişkisi üzerinden “kural algımızı” nasıl geliştirdiğini ve bu algının bizi kırmızı ışıkta durmaktan kamu kaynaklarını birer emanet olarak korumaya kadar uzanan uygarlık bilincine nasıl taşıdığını önceki yazılarımda ele almıştık. Gelin şimdi bir adım daha ileri gidelim ve en temel soruyu soralım:

Kurallar ne işe yarar ve bir toplumun gelişmesinde nasıl bir rol oynar?

Bu sorunun yanıtı eğer bir toplumda herkesin kafasında berrak değilse, orada adalet de ekonomi de kamu yönetimi de kaçınılmaz sorunlara sürüklenir. Çünkü kuralın işlevini kavrayamayan bir kültür, kendi yarattığı yıkımı rasyonel akılla çözemez, çareyi masallarda, düşmanlarda ve komplo teorilerinde arar.

Kurallar Yasak Değil, Yaşamın İşletim Sistemidir

Kural algısı gelişmemiş bir zihnin en temel yanılgısı, kuralı özgürlüğünü kısıtlayan, fırsatını bulduğunda aşılması gereken “keyfi bir engel” olarak görmesidir.

Oysa kurallar, insanlara engel çıkarmak için değil, ortak yaşamı kolaylaştırmak, hakları korumak, belirsizliği azaltmak ve insanların birbirlerine güvenerek hareket edebilmelerini sağlamak için vardır. Tıpkı trafikteki şerit çizgileri gibi… Şerit çizgileri sürücülerin hareket alanını daraltmak için değil, karşıdan veya yanı başımızdan gelen aracın üzerimize sürmeyeceğini garanti ederek güvenle yol alabilmemizi sağlamak için vardır.

Toplumsal yaşamda da durum farklı değildir. Hukuk, kamu yönetimi, ekonomi ve çalışma yaşamı, ancak güvenilir kurallar, açık sorumluluklar ve işleyen denetim sistemleri sayesinde sağlıklı biçimde yürütülebilir.

Kuralın bu yaşamsal işlevini idrak edemeyen bir yapıda ise her kural bir formaliteye, her denetim aşılacak bir pürüze dönüşür. İnsanlar kurallara uymanın değil, kuralları aşmanın kazanç sağladığını düşünmeye başlar. Böyle bir ortamda toplum, ortak yarar üretmek için kullanabileceği zamanını ve enerjisini, kuralları delmeye ve delinen kuralların yarattığı hasarı onarmaya harcar. Oysa kuralların asıl amacı, sorunları sonradan düzeltmek değil, onların ortaya çıkmasını önleyecek koşulları oluşturmaktır.

Neden-Sonuç İlişkisini Görebilmek

Bir toplumun gelişmişliği, karşılaştığı sorunları doğru tanımlayabilme ve o sorunların gerçek nedenlerine inebilme kapasitesiyle ölçülür.

Neden-sonuç basamaklarını izleyemeyen ve kuralların koruyucu zırhını hiçe sayan bir sistemde aksaklıkların baş göstermesi matematiksel bir zorunluluktur.

Kurallar herkese eşit uygulandığında iki temel değer üretir: Güven ve adalet. Kural tanımazlık yaygınlaştığında ise adalet aşınır, liyakat çöker, kaynaklar savurganca harcanır ve ekonomi dengesini kaybeder. Denetim olmadığında usulsüzlüklerin önüne geçilemez. Liyakat yerine başka ölçütler kullanılırsa kurumsal yetkinlik geriler. Şeffaflık kalkarsa israf ve talan başlar. Ve bu sorunlar zamanla birbirini besleyerek daha büyük bir yapısal soruna dönüşür.

Kural algısı gelişmiş bir toplum bu tür aksaklıklarla karşılaştığında kendine şu soruları sorar: Sorun hangi koşullarda ortaya çıktı? Hangi kararlar bu sonucu doğurdu? Hangi kurallar uygulanmadı veya yetersiz kaldı? Denetim neden işe yaramadı? Benzer bir sorunun yeniden yaşanmaması için neyi değiştirmeliyiz?

Bu sorular, bizi suçlu aramaktan önce gerçeği anlamaya yönlendirir.

Peki, kural algısından yoksun bir zihniyet bu tür bir çöküşle karşılaştığında ne yapar?

Rasyonel bir sorun analizi yapamaz ve kök nedene inemez. Çünkü bu tablonun, kendi çiğnediği kuraldan, liyakatsizce yaptığı atamadan, görmezden geldiği suistimalden kaynaklandığını görebilecek bilişsel derinliğe sahip değildir.

İşte bu noktada komplo sanrıları devreye girer. Kendi ürettiği kural tanımazlığın faturasını görünmeyen “üst akıllara”, “karanlık odaklara” veya “dış güçlere” kesmeye başlar. Çünkü komplo teorileri, bireyi ve toplumu, düşünme, analiz yapma ve en önemlisi kendi sorumluluğuyla yüzleşme zahmetinden kurtaran konforlu bir zihinsel kaçış alanıdır. “Bizde hiçbir kusur yok, her şey dışarıdan tezgâhlanan büyük bir oyun” demek, neden-sonuç muhakemesi yapamayan zihin için adeta bir uyuşturucudur.

Sanrıların Çöküşü ve Derin Çözümsüzlük

Fakat gerçekliğin doğası gereği matematik, fizik ve ekonomi yasaları kandırılamaz. Doğa yasaları hamasetle eğilip bükülmez. Üretilen yapay düşmanlar, hayali senaryolar ve komplo anlatıları bir süre toplumu oyalasa da günün sonunda gerçek yaşamın katı duvarına çarpar. Enflasyon düşmez, liyakatsizlik ortadan kalkmaz, kamu bütçesindeki delikler büyüye büyüye sistemi yutar. Ve kaçınılmaz an gelir: Sanrılar çöker.

Ne var ki sanrılar çöktüğünde ortaya bir aydınlanma değil, derin bir çözümsüzlük ve çaresizlik çıkar. “Her yolu denedik, düşman çok büyük, bir türlü başaramıyoruz” psikolojisi tüm toplumu sarar. Oysa gerçekte hiçbir rasyonel kural işletilmemiştir, işletilmeyen ve çiğnenen sistemin enkazı “yapacak bir şey yok” diyerek kader zannedilmektedir.

Düğüm Noktası: Düzenin Aktörleri Kim?

Burada artık en can alıcı soruyla yüzleşmek zorundayız: Madem tablo bu kadar ağır, neden sahici, şeffaf ve kurala dayalı bir çözüme dönülmüyor?

Yanıt açık: Çünkü kurulan bu çarpık düzenin aktörleri uzaydan inmemiştir, bizzat toplumun kendi kadrolarıdır. O çarkı işleten bürokrat, usulsüz ihaleyi onaylayan yönetici, torpille işe giren personel, vergisini kaçıran esnaf, kuralları esneten denetçi o toplumun kendi içinden çıkmıştır. Herkes genel bir kuralsızlıktan ve düzensizlikten dert yanar gibi görünür ama hiç kimse kendi payına düşen küçük imtiyazından da vazgeçmek istemez.

Gerçekçi, şeffaf ve rasyonel bir çözüm üretmekten bilinçli olarak kaçınırlar. Çünkü kuralsızlık artık bir “hata” değil, topluma yayılmış organize bir imtiyaz ağına dönüşmüştür. Çünkü şeffaflık gelirse, torpil biter. Kapalı kapı ardı ilişkiler ve zümre dayanışması biter. Liyakat gelirse, hak etmeden oturulan koltuklar ve unvanlar kaybedilir. Kural tavizsiz işlerse, herkes kendi payına düşen bedeli ödemek zorunda kalır.

Kısacası, rasyonel ve adil bir sistemin ucu, eninde sonunda bizzat bu düzeni kuran ve işletenlerin kendisine dokunacaktır. İşte bu yüzden sahici adımlar yerine, ucu kimseye dokunmayan yeni masallar ve sahte düşmanlar üretilmeye devam edilir.

Değişim Aynaya Bakmakla Başlar

Kural algısı, yasa maddelerini veya yönetmelikleri ezbere bilmek değildir. Asıl mesele, kuralların hangi gereksinimlerden doğduğunu, neyi koruduğunu ve uygulanmadığında hangi sonuçların ortaya çıkabileceğini, kime neye mal olabileceğini anlayabilmektir. Yani, kural algısı, aynı zamanda kuralsızlığın vaat ettiği ucuz, günübirlik ve kirli ayrıcalıklardan toplum olarak vazgeçebilme ahlakıdır.

Elbette hiçbir toplum sorunsuz değildir. Ancak bir toplumun gerçek gücü, hiç sorun yaşamamasında değil, sorunlarını akılla tanımlayabilmesinde, nedenlerini tarafsızca araştırabilmesinde ve yanlışlarından öğrenerek kurumlarını güçlendirebilmesindedir.

Bizi içine düştüğümüz kısır döngüden kurtaracak olan şey mucizevi kurtarıcılar veya hayali düşmanlarla savaşmak değildir. Bunun için öncelikle toplum olarak “kurallara bakışımızı” geliştirmeliyiz. İhtiyacımız olan şey, toplum olarak tamamen bilime ve hukuka dayalı bir yönetim anlayışı rehberliğinde sorunların kök nedenlerine inmek, kararlarımızı kanıtlara dayandırmak, kimsenin ayrıcalıklı olmadığı, ölçülebilir, şeffaf ve eşit kurallara herkesin istisnasız teslim olmasıdır (rule of law).*

Elbette bunun öncesinde mevcut durumu gönül rahatlığıyla itiraf edebilmeliyiz. Çünkü bir toplumda bireyler aynaya bakıp kendi kadrolarıyla ve kural tanımazlığıyla yüzleşmediği sürece, sanrılar değişir ama çözümsüzlük hep aynı kalır.

Öyleyse kendimize şu soruyu sorarak yazıyı bitirelim:

Kuralları, özgürlüğümüzü kısıtlayan engeller olarak mı, yoksa hepimizin ortak hakkını ve geleceğini koruyan vazgeçilmez bir güvence olarak mı görüyoruz?

Bu soruya vereceğimiz dürüst yanıt, yalnızca kurallara nasıl baktığımızı değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi de gösterecektir.


Yeni yazılarda görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin!”

__________________________
*Buna uygar dünyada “rule of law” deniyor ve ne yazık ki dilimize “hukukun yönettiği düzen” yerine “hukukun üstünlüğü” gibi dekoratif bir çeviriyle içi boşaltılarak yerleşmiştir. (Bunu “hukukun üstünlüğü” diye çevirdiğimizde, kavram havada asılı duran, resmi törenlerde ve siyasi nutuklarda bolca tekrarlanan ama günlük pratikle bağı kopuk soyut bir ahlaki temenni gibi algılanmaktadır. Oysa bu bir temenni değil, somut, ölçülebilir ve yaptırımı olan bir yönetişim altyapısıdır.) Yazılı metinler ne kadar kusursuz hazırlanırsa hazırlansın, vatandaşın ve yöneticinin zihninde “kuralların arkasından dolanmanın bir kurnazlık değil, bindiğimiz dalı kesmek olduğu” bilinci yerleşmedikçe “rule of law” hayata geçemez. Kuralları kendimizi bağlayan bir emanet olarak görmediğimiz sürece, yasalar yalnızca güçlülerin yazdığı, zayıfların katlandığı metinler olarak kalır.

Yazar Hakkında

Baki Karaçay (MPA)

25+ yıl kurumsal deneyim sahibi Proje Tasarım ve Yönetimi (PCM) Eğitmeni, Danışman, ICF Mentör • Kurumlara ve bireylere yönelik eğitim ve danışmanlık hizmeti yanı sıra halen AB programlarında Bağımsız Değerlendirici görevini yürütüyor | Mühendislikte lisans, Kamu Yönetiminde yüksek lisans öğrenimi gördü • Ankara ve İstanbul'da 10+ yıl kredi projeleri üzerine çalıştı • 2008'de ABD'de (NC State University) Ziyaretçi Araştırmacı olarak sürdürülebilirlik üzerine çalışmalarda bulundu • 2009-2020 arasında Antalya Valiliği AB Projeleri Koordinatörü görevini yürüttü • 2021'de "Avrupa Birliği Projeleri" kitabını yayımladı • 2022'de iO Akademi'yi kurdu • 3 kıtada 20+ ülke, 100+ kurum, 100+ çok uluslu proje, 100+ eğitim deneyimi | Sosyal Psikoloji meraklısı • Fotoğraf gönüllüsü • Bağlama sanatçısı.

Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz