Kural algısı üzerine çıktığımız bu yolculuğun bir önceki durağında, “Rule of Law” kavramını ele almış, hukukun üstünlüğünün soyut bir övgü değil, gücü ve devleti bağlayan somut bir yönetişim altyapısı (hukukun yönettiği düzen) olduğunu konuşmuştuk.
Ancak özellikle orta doğu toplumlarında, hukukun ve kuralların işleyişini tartışırken sıklıkla çok tanıdık bir savunma mekanizmasıyla karşılaşırız: “Bizim yasalarımız zaten Avrupa standartlarında. Mevzuatımızda hiçbir eksik yok. Her şeyin kanunu, kuralı var!”
İlk bakışta doğru gibi görünen bu savunma, aslında çok kritik bir ayrımı gözden kaçırmamıza neden olur: Bir toplumda kuralların bulunmasıyla, kuralların gerçekten hüküm sürmesi aynı şey değildir.
Kuralın var olması bir yasama faaliyetidir, kuralların yönetimi ise bir uygarlık, zihniyet ve kamu yönetimi meselesidir.
Peki, kâğıt üzerindeki o mükemmel kurallar gerçek hayatta neden hükümsüz kalır?
Bunun en temel yanıtı, toplumda (kuralları koyanların bizzat kendileri de dahil) “kural algısının” eksik ve zayıf olmasıdır. İnsanlar bir kuralın neden var olduğunu, gerçekte ne işe yaradığını ve kendi yaşamlarıyla, refahlarıyla nasıl doğrudan bir bağı olduğunu kavrayamadığında, o kural saygı duyulacak bir güvenceye değil, aşılması gereken bir engele dönüşür.
Böyle bir toplumun anayasasında, yasalarında veya yönetmeliklerinde kusursuz metinlerin bulunması, o toplumda kuralların gerçekten hüküm sürdüğü anlamına gelmez. Kâğıt üzerindeki kuralın sokakta, adliyede veya bürokraside işlemediği durumlarda devreye hemen adam kayırmacılığın, ayrıcalıkların ve yazısız kuralların karanlık düzeni girer. Böylece, hüküm sürmeyen bir kural, adaletin değil, yalnızca adaletsizliğin dekoru haline gelir.
Gelin, kural algısındaki bu zayıflığın yarattığı tahribatı ve kâğıt üzerindeki mükemmel yasalarımızın gerçek yaşamda neden hükümsüz kaldığını üç temel dinamik üzerinden birlikte inceleyelim. Ve bunların, zihinlerdeki “kural algısının” (neden-sonuç bağının ve kuralın ortak güvence olduğu inancının) çökmesinin nasıl hem bir sonucu hem de nedeni olduğunu görelim.
1. Yazılı Kurallar Çöktüğünde Yazısız Kurallar Devreye Girer
Resmi Gazetede yayımlanan bir yasadan bir görgü kuralına kadar hemen her norm veya ilke, eğer o toplumun günlük yaşamında, bürokrasisinde ve sokaktaki pratiğinde işlemiyorsa, o kural aslında “yok” demektir.
Ve eğer bir yerde meşru ve yazılı kurallar uygulanmıyorsa, o boşluğu derhal yazısız kurallar doldurur. Çünkü toplumsal yaşamın işleyişinde hiçbir zaman mutlak bir boşluk oluşmaz. Örneğin, bir kamu kurumundan yasal bir izin almanın süresi mevzuatta “15 gün” olarak belirlenmişse ve siz bir vatandaş olarak bu izni aylarca alamıyorsanız, yazılı kural çökmüştür. Fakat içeriden bir “tanıdık” bulduğunuzda aynı işlem iki günde çözülüyorsa, artık o kurumda hüküm süren kural, mevzuat değil, “adam kayırmacılık ve ilişki ağı” kuralıdır.
Kuralın herkesi koruyan ortak bir güvence olduğuna dair algı zayıfladığında, bireyler hakkı olanı yasal yoldan aramak yerine, arka kapıdan iş çözmeyi bir “beceri” olarak görmeye başlar.
Yazılı kuralların işletilmediği her sistem, kendi kayıt dışı kurallarını ve o kurallardan beslenen kendi imtiyazlı zümrelerini yaratır. Kuralın hüküm sürmediği bir toplumda liyakatin yerini sadakat, hakkın yerini ise rüşvet ve iltimas alır.
2. Reform İllüzyonu ve Yasa Enflasyonu
Kuralın hüküm sürmediği toplumlarda çok tipik bir bürokratik çarpıklık gözlemlenir: Bir sorun patlak verdiğinde, kriz yaşandığında veya sistem çöktüğünde yöneticiler neden-sonuç analizi yapıp mevcut kuralı işletmek yerine hemen şu sihirli cümleyi kurarlar: “Konuyla ilgili yeni bir yasaya ihtiyaç var!”
Oysa çoğu zaman sorun, yasanın olmamasından değil, var olan yasanın uygulanma iradesinin gösterilmemesinden kaynaklanır. Kural algısı gelişmemiş yöneticiler, sorunun kâğıt üzerindeki metinde değil, bizzat o kuralları hayata geçiremeyen zihniyette olduğunu göremezler.
Sürekli yeni yasalar, paketler vs. çıkararak sorunu çözdüğümüzü sanmak yalnızca bir “reform illüzyonudur”. İşletilmeyen her yeni kural, sistemde bir “yasa enflasyonu” yaratır. Nasıl ki piyasada karşılıksız basılan para enflasyon yaratıp paranın değerini (alım gücünü) düşürüyorsa, uygulanmayan kuralların sürekli çoğaltılması da kuralın yaptırım gücünü ve prestijini sıfırlar.
Üstelik toplum, “Nasılsa bu da uygulanmayacak” diyerek yeni çıkarılan hiçbir kuralı ciddiye almamaya başlar; böylece zaten zayıf olan kural algısı tamamen felce uğrar.
3. Aflar ve İstisna Kültürü: Dürüstlüğün Cezalandırılması
Bir kuralı “kural” yapan en temel özellik, öngörülebilirliği ve istisnasız uygulanışıdır. Kural herkese ve her koşulda eşit uygulanıyorsa ancak hüküm sürüyor demektir.
Ancak bu konuda büyük yanlışlar yapıyoruz: Sistemi, imar afları, vergi afları, sicil afları, bedelli istisnalar ve “bir defaya mahsus” esnetmelerle delik deşik ediyoruz. Bir kural sürekli istisnalara boğuluyorsa, artık kural olmaktan çıkar, güce, paraya veya konjonktüre bağlı bir “ihtimale” dönüşür.
Eğer bir toplumda her beş yılda bir vergi affı çıkıyorsa, vergisini günü gününe ödeyen vatandaş kendini “dürüst” değil, “enayi” gibi hisseder. İmar affının periyodik bir müjdeye dönüştüğü bir ülkede, kurallara uygun, güvenli ve maliyetli bina yapan müteahhit piyasada barınamaz.
Kuralların esnetildiği, afların sıradanlaştığı her durum, kurala uyan namuslu vatandaşı cezalandırırken, kural tanımazlığı ödüllendirir. En büyük yıkım da burada yaşanır: Toplumun zihnindeki “kural algısı” kökünden zehirlenir. Neden-sonuç bağının koptuğu bu noktada toplum çok tehlikeli bir kanaate varır: “Kurala uymak maliyetlidir, kuralı çiğnemek ise eninde sonunda affedilecek kârlı bir yatırımdır.”
Bir Toplumun Gelişmişlik Düzeyi
Bir toplumun gelişmişlik düzeyi meclisinden geçen yasaların sayısıyla veya o yasa metinlerinin edebi kusursuzluğuyla ölçülemez. Gerçek uygarlık, o kuralların makam, servet veya unvan fark etmeksizin herkes için tavizsiz bir biçimde hüküm sürmesiyle başlar.
Kuralın varlığı devlete ait bir metindir, kuralın hüküm sürmesi ise toplumun o metne verdiği ruhtur, vicdandır, ahlaktır. Kural algısını içselleştirmemiş bir toplumda ise bu ruh hiçbir zaman var olamaz.
Eğer kâğıt üzerindeki hukukun sokaktaki gerçeğe yenilmesini istemiyorsak; yasa enflasyonundan medet ummayı bırakmalı, kuralların delinmesini “iş bitiricilik” sayan ve kural algısını yok eden o hastalıklı kurnazlık kültürüyle yüzleşmeliyiz. Çünkü hüküm sürmeyen bir kural, adaletin değil, yalnızca adaletsizliğin dekorudur.
Yeni yazılarda görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin!”


Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz