Daha önceki bir yazımda (“Matematik Bilmemekle Kırmızı Işıkta Geçmek Arasındaki Gizli Bağ”) matematik öğrenmek ile kırmızı ışıkta durmak arasında görünmeyen bir bağ olduğunu anlatmış, fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimlerin bize yalnızca bilgi vermediğini, aynı zamanda yaşamın arkasındaki kuralları, düzeni ve neden-sonuç ilişkilerini görebilme yeteneğimizi, yani kural algımızı geliştirdiğini ve bu algının da bizi uygar bir toplum haline getirmedeki rolü üzerinde durmuştum.
Bu kez konuyu daha ileri bir düzeye taşımak istiyorum: Peki, bu zihinsel gelişim, kapalı kapıların ardında veya kimsenin izlemediği alanlarda, iş kamu mallarına ve ortak kullandığımız kaynaklara gelince nasıl bir sınav verir? Soruyu biraz daha somutlaştıralım: Bir parktaki bank, sokaktaki bir kaldırım taşı, kamu kurumuna ait bir resmi araç, çalışma masamızdaki bir top kâğıt veya devlet bütçesinden yapılan bir harcama gerçekte kime aittir?
İşte bu soruya verilen yanıt, bir bireyin ve nihayetinde bir toplumun kural algısının hangi olgunluk düzeyine ulaştığını açıkça gösterir.
Kamu bilinci, bireyin kendisini yalnızca bir kabilenin, ailenin veya mahallenin üyesi olarak değil, tüzel bir düzenin ve hukuki bir sistemin eşit yurttaşı olarak görmesidir.
“Herkesin Olanı” “Hiç Kimsenin Olmayan” Sanmak
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Kural algısı gelişmiş kişi kamu malını “kendi malı gibi korur”. Kural algısı gelişmemiş kişi ise kamu malını kişisel çıkarına kullanabileceği “sahipsiz bir kaynak olarak görür”.
İşin özü bu cümlede saklı. Gelin, şimdi bunu izah edelim.
Bilgisizliğin ve gelişmemiş bir kural algısının en belirgin ve tehlikeli yanılgısı, “kamusal olanı sahipsiz sanmasıdır.”
Neden-sonuç zincirini takip edemeyen, olayları yalnızca anlık bireysel çıkarları üzerinden okuyan dar bir zihin için mülkiyet, yalnızca sınırları çizilmiş, kapısı kilitlenmiş veya tapusu cebinde olan eşyadan ibarettir. Böyle bir algı düzeyinde kişi, parktaki bankın üzerini kazırken, sokak lambalarını kırıp dökerken, okul sıralarına yazı yazarken, cadde ortasına çöpünü bırakırken cebinden para çıkmadığını sanır. Kendisine kamu görevi için tahsis edilen aracı şahsi işlerinde kullanırken kimsenin hakkını yemediğini düşünür. Kurumun imkânlarını, bilgisayarını, kâğıdını kendi özel işleri için tüketirken sistemden bir şey eksilmediğini varsayar. “Nasıl olsa devletin.” “Nasıl olsa belediyenin.” “Nasıl olsa kurumun.” der.
Çünkü bu zihniyette nedensellik bağı iki adımdan öteye gitmez. Zarar verirken: “Benim değil.” “Öyleyse bana ne?” der. Çalarken“Ben aldım, bana yaradı, kimse de görmedi; öyleyse sorun yok.”
Sistemli düşünme becerisinden ve kural algısından yoksun bu bakış, kamu malını herkesin ortaklaşa koruduğu bir “emanet” olarak değil, fırsatını bulduğunda kişisel çıkarı için yağmalayabileceği “sahipsiz bir ganimet” gibi görür. Dengesini bozduğu düzenin dönüp dolaşıp kendi yaşam kalitesine mal olacağını kavrayamaz.
Geri kalmış toplumların en büyük açmazı tam olarak buradadır: Kuralları çiğnemeyi “açıkgözlülük” veya “iş bitiricilik” olarak ödüllendiren, kamu malına el uzatmayı ise sahipsiz bir fırsatı değerlendirmek sanan bir algı sakatlığı.
Kişisel Çıkar ile Ortak Çıkar Arasındaki Çizgi
Buna karşılık, matematik ve temel bilimlerin kazandırdığı kural algısı bize sistemde enerjinin yok olmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini, her eylemin bir etki-tepki zinciri ürettiğini öğretir.
Kural algısı gelişmiş insan, bu bilimsel ilkeyi toplumsal yaşama taşır. Bilir ki kamu bütçesi veya kamu malları gökten zembille inen sınırsız bir kaynak değildir. O kaynak, tarladaki çiftçinin, fabrikadaki işçinin, dükkânındaki esnafın, ofisindeki memurun, yani milyonlarca insanın emeğinin, alın terinin bir havuzda toplanmış halidir.
Kural algısı gelişmiş insan, ilk bakışta görünen küçük yararın arkasındaki uzun sonuç zincirini görebilir. Kendi cebinden çıkmayan her maliyetin aslında birilerinin cebinden çıktığını bilir. İşte burada yalnızca ahlak değil, aynı zamanda neden-sonuç bilgisi devreye girer.
Dolayısıyla, sahiplik algısı tersine çalışır. Kamu malını “sahipsiz” olduğu için değil, aksine “içinde 85 milyonun hakkı var” diyerek kendi şahsi malından bile daha büyük bir titizlikle korur. Görünmeyen maliyetin farkındadır. İsraf edilen her kamu kuruşunun, yapılmayan bir köy yolu, ertelenen bir hastane cihazı, eksik kalan bir okul dersliği veya gelecek nesillere bırakılan bir borç yükü olduğunu hesaplar. Bilir ki kamu bütçesindeki her delik, eninde sonunda toplumun ortak refahından eksiltir. Ve bilir ki mesele artık çizilen bank, kirletilen şehir veya harcanan kamu kaynakları değildir. Mesele, ortak kullanım hakkına ve toplumun uygarlaşmasına saygıdır. Bu bağlantıyı ancak kural algısı gelişmiş insan kurabilir. Çünkü onun zihninde eylem ile sonuç arasında bir bağ vardır.
Böyle bir bireyin denetçisi dışarıda değil, zihnindedir: Uygar insanı kamu malına zarar vermekten alıkoyan güç başındaki polis, onu izleyen kamera veya müfettiş korkusu değildir. Kuralın gerekliliğini anlamış olması ve o kuralın arkasındaki adalet ve denge ilkesine saygı duymasıdır.
Uygar Toplum ile İlkel Anlayışın Ayrımı
Bir toplumun gelişmişlik düzeyini anlamak istiyorsanız yalnızca binaların yüksekliğine, yolların genişliğine veya teknolojik altyapısına bakmayın, bireylerinin kamu malına nasıl davrandığına bakın. Kamu malına verilen değer, aslında toplumun ortaklığına ve birlikteliğine verilen değerin göstergesidir. Kamu kaynağını korumak, farklı kullanım olanaklarını korumaktır. Toplumun birlik içinde ortak yaşamına karşı sorumluluk ve saygı duymaktır. Toplumsal bilince sahip olmaktır. Kamu malına verilen zarar ise görünmeyen bir mağdura, topluma zarar vermektir.
Kural algısının zayıf olduğu yerlerde kamu kaynakları, liyakatsizliğin, savurganlığın, adam kayırmacılığın ve kişisel zenginleşmenin kolayca beslendiği sahipsiz bir otlağa döner. İktisatçıların “Ortak Malların Trajedisi” dediği felaket, tam da bu kural algısı yoksunluğunun doğal bir sonucudur: Herkes kendi çıkarı için ortak kaynaktan kontrolsüzce koparır ve sonunda o kaynak tamamen kurur.
Kural algısı gelişmiş uygar toplumlarda ise kamu malı dokunulmazdır. Çünkü oradaki kural algısı, kamusal kaynağı korumanın aslında kendi geleceğini, çocuklarının hakkını ve toplumsal barışı korumak anlamına geldiğini herkese öğretmiştir.
Matematikte öğrendiğimiz o eşitlikler, fizikteki etki-tepki yasaları yalnızca sınıfta çözülen problemler değildir. O kurallar; trafikte kırmızı ışıkta durmayı sağladığı gibi, kamu malına uzanan eli de havada durduran ortak aklın ve ahlakın zihinsel omurgasıdır.
Yeni yazılarda görüşünceye dek “öğrenmeye devam edin!”
—Bilgi yaşamı iyileştirir ve yanan ateş gibi paylaştıkça çoğalır. Çekinmeden paylaşın!


Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz