Her Soru Sorulmaya Hazır Değildir: İyi Soru Sormak Diye Bir Şey Var

Bilgiye ulaşmak yalnızca “sormakla” ilgili değildir; bazen sorunun kendisi, soran kişinin o konudaki olgunluğunu ve hazırlığını ele verir. “İyi soru” sormanın bir disiplin ve emek gerektirdiğini anlattığım bu yazıda, neden her sorunun her an sorulmaya uygun olmadığını ve nasıl daha iyi sorular sorabileceğimizi ele alıyorum.

Geçenlerde bir ileti aldım:

“AB projesi yazmak istiyorum. Yardımcı olur musunuz?”

E-postanın tamamı buydu.

Ne tür bir proje? Hangi program? Daha önce hiç başvuru yapılmış mı? Bir kurum ve ekip var mı? Amaç ne? Hangi soruna çözüm aranıyor? Hiçbir ipucu yok.

Eminim bu örnek size de bir yerlerden tanıdık gelmiştir. Birçoğunuzun içeriği belirsiz o “bir el atsan” istekleriyle sık sık karşılaştığını biliyorum.

Bu tür iletiler ilk bakışta masum ve doğal görünüyor. Hatta iyi niyetli. Ama gerçekte karşı tarafa şunu söylüyor: “Ben henüz düşünmedim, sen benim yerime düşün.”

Çünkü bir yanıt verebilmem için ardından bir düzine açıklayıcı soru sormam gerekir. Yani, onun yapmadığı işi ben yapmalıydım.

Soru Sormak ve Sorumluluğu Devretmek

Bir sorunun sorulmuş olması, üzerinde düşünülmüş olduğu anlamına gelmiyor.

Birine soru sormakla, “sorumluluğu devretmek” arasında ince ama önemli bir ayrım vardır.

“Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır” diye bir atasözümüz var, hemen hepimiz duymuşuzdur. Bu söz genelde soru sormayı teşvik için kullanılır. Gerçekten de bilmemek sorun değildir. Ama çoğu kişinin atladığı bir nokta var:

“Öğrenmek” emek ister. Araştırmak, okumak, düşünmek, denemek gerekir.

Hiçbir ön çalışma yapmadan, konuyu hiç araştırmadan, ne istediğini netleştirmeden sorulan sorular aslında öğrenme isteğini değil, çoğu zaman sorumluluğu başkasına bırakma isteğini gösterir. Sorunun kendisi değil, soruya gelene kadar hiçbir çaba gösterilmemiş olması asıl sorundur. Daha yolun başında güven zedelenir.

İyi Hazırlanmış Bir Soru

İyi hazırlanmış bir soru, yalnızca bilgi istemez, karşısındaki kişinin zamanına ve birikimine saygı gösterir.

Aynı iletiyi şöyle düşünün:

“Erasmus+ programı kapsamında gençlik alanında bir proje fikri geliştiriyorum. Son bir yıldır yerel ölçekte dijital beceriler üzerine atölyeler düzenliyorum. Projeyi iki farklı hedef kitleye yönelik tasarlayabilirim: İşsiz gençler ve öğretmenler. Rehberleri inceledim ama hangisinin daha güçlü bir etki oluşturacağı konusunda kararsızım. Sizce hangisi daha anlamlı bir odak olur?”

Böyle bir iletiye yanıt vermeyi kim istemez?

Çünkü kişi çalışmış. Kapsamı daraltmış. Kendi payına düşen düşünme sürecini yaşamış.

Aradaki fark tam olarak bu.

Gelen iletilerin önemli bir bölümü aslında soru değil. Şekil olarak soru gibi duran, ama içeriğinde belirsizlik taşıyan istekler.

“Şu çağrıya ne yazayım?”
“Proje fikri verir misiniz?”
“Proje bütçesini nasıl yazalım?”
“Eğitim almak istiyorum, ne önerirsiniz?”

Bunlar belki yanıtlanabilecek sorular. Ancak ilk adımı bu şekilde atmak ve bu haliyle başlamak süreci en baştan zora sokar.

Çünkü gerçek bir soru, bir ön çalışma gerektirir. Ne istediğini kabaca da olsa bilirsin. Seçenekleri görürsün. Kendi içinde elersin. Ve sonra takıldığın bir noktaya gelirsin.

İşte o noktada sorulan soru değerlidir.

Çünkü soran kişi konuya dair bir şeyler yapmaya çalışmış, bir engelle karşılaşmış ve o engeli aşmak için yardım istemektedir. Örneğin, “Şunu denedim ama şu noktada tıkandım, sizce neden?” der veya “Şu konuyu anlamaya çalışıyorum, şununla olan bağlantısını kuramadım, yardımcı olur musunuz?” der.

Soru Sormadan Önce

Birine soru sormadan önce yapılabilecek en büyük incelik kendimize şunu sormaktır: “Ben bu konuda önce kendi üzerime düşen yere kadar düşünüp konuyu netleştirdim mi?”

Bu yalnızca nezaket değildir. Aynı zamanda güven oluşturur.

Birinden yardım talep etmeden önce kendi ödevimizi yapmak bir ciddiyet göstergesidir. “Bu sorunun yanıtını birkaç dakikalık bir araştırmayla kendim bulabilir miyim?”

Şunu da açıkça söylemek gerekir: Bu kişiler, kendi alanlarında böyle belirsiz sorular alsalar büyük olasılıkla onlar da rahatsız olurlar.

Bu yüzden iyi bir soru, karşı tarafın işini kolaylaştırır. Kötü bir soru ise daha baştan kapıyı aralar gibi yapıp sessizce kapatır.

Eğer gerçekten yanıt almak istiyorsak, önce sorumuzu yanıtlanabilir hale getirmemiz gerekir. Sorumuzun kalitesi, alacağımız yanıtın derinliğini belirler.

Ve çoğu zaman insanlar yanıt alamadıkları için değil, doğru soruyu sormadıkları için ilerleyemezler.

Oysa doğru biçimde sorulmuş bir soru, çoğu zaman yanıtın yarısıdır.

Yazar Hakkında

Baki Karaçay (MPA)

Proje Tasarım ve Yönetimi Eğitmeni, Danışman, ICF Mentör (iO Akademi) • Bağımsız Değerlendirici • 25+ yıl kurumsal deneyim sahibi Kamu Yönetimi Uzmanı (YL) ve Mühendis • Antalya Valiliği AB Projeleri Koordinatörü (2009-2020) • Avrupa Birliği Projeleri kitabının yazarı • Sosyal Psikoloji meraklısı • Fotoğraf gönüllüsü • Bağlama sanatçısı.

Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz