Çocukluğumda ne zaman bir yaramazlık yapsak, bir kuralı çiğnemeye veya düzeni bozup kendi bildiğimizi okumaya kalksak, babaannemin kulağımdan hiç gitmeyen o kesin ikazı yankılanırdı:
“Töreli olun, töresizlik etmeyin!”
O yaşlarda bunun yalnızca uslu durmamız için söylenen sıradan bir büyük nasihati olduğunu sanırdım. Oysa aradan yıllar geçip kamu yönetimi, kural algısı ve uygar dünyanın “Rule of Law” (kuralların yönettiği düzen) kavramı üzerine kafa yormaya başladığımda, o sade uyarının içinde aslında koca bir devlet felsefesinin, unuttuğumuz bir medeniyet kodunun saklı olduğunu fark ettim.
Unuttuğumuz Tarihsel Kodlarımız
Kural algısı üzerine konuşurken, sistemdeki çarpıklıkları eleştirirken veya yasalara teslim olmanın gerekliliğini savunurken sık sık gizli bir dirençle karşılaşırız. Toplum olarak günlük yaşamda zaman zaman, içten içe şu yanılgıya inanırız: “Kurallara harfiyen uymak, sistemli düşünmek Batılılara özgü, bize yabancı soğuk bir katılıktır. Bizim insanımız ise kuralları esneten, pratik zekâlı, iş bitirici bir hamura sahiptir.” Bu anlayış aslında bizi kendi köklerimize yabancılaştırıyor.
Kuralların arkasından dolanmayı, torpili veya kayırmacılığı “bize özgü bir pratiklik” sanarak meşrulaştıran bu kurnazlık kültürü, aslında yalnızca bugünümüzü çürütmekle kalmıyor, aynı zamanda kural algısının tarihsel kodlarımıza aykırı olduğu yanılgısını besleyerek, o çocukluk anısındaki uyarıya ve bizzat ismimizin anlamına yapılmış devasa bir ihaneti içinde barındırıyor.
Gelin, kural algısı dediğimiz o uygar düzenin bizim için dışarıdan ithal edilecek bir “Avrupa standardı” değil, aslında unuttuğumuz kendi tarihsel kodlarımız (kültürel genetiğimiz) olduğunu kavramlar üzerinde bir kazı yaparak hatırlayalım.
“Törük” Olmak: Nizamın ve Kuralın Sahibi
Sosyoloji ve dilbilim tarihimizde, özellikle Ziya Gökalp’in de altını kalın çizgilerle çizdiği çok güçlü bir tarihsel tez vardır: “Türk demek, töreli (kanun ve nizam sahibi) demek.”
Eski Türkçe metinlerde karşımıza çıkan “Törük” sözcüğü zamanla “Türk” halini almış ve etimolojik olarak töre sahibi, nizam sahibi, kanuna ve kurala bağlı bir topluluğu ifade etmiştir. “Türemek” (var olmak, bir arada şekillenmek) ve “töre” (varoluşu bir arada tutan kural) sözcükleri aynı kökten beslenir. Yani tarih sahnesinde asimile olmadan var olabilmenin, koca bir coğrafyada ayakta kalabilmenin yegâne şartı, toplumu bir arada tutan ortak bir kurala, yani “Töre”ye sahip olmaktır. Törük, yani Türk de “töreye” sahip olan, yani kanuna ve kurala bağlı yaşayan topluluktur.
Bozkırın Anayasası: İl Gider, Töre Kalır
Bugün “Töre” kelimesi zihinlerimizde yerel, dar kalıplı veya arkaik bazı geleneklerle eşleştirilip içi boşaltılmış olsa da, devlet felsefemizin köklerinde Töre, devleti, toplumu ve bireyi bağlayan yazısız ama mutlak, üstün hukuk normuydu.
Eski Türk devlet geleneğinde Töre, kağanın (hükümdarın) bile üstündeydi. Hükümdarın meşruiyeti (Kut’u) tamamen bu kurallara uyduğu sürece geçerliydi. Töreye aykırı davranan bir hakan, gücünü ve tahtını kaybederdi. Orhun Yazıtları’nda yankılanan “İli, töreyi kim bozabilir?” veya “İl gider, töre kalır” (Devlet yıkılsa da hukuk ve kural baki kalır) deyişleri, kuralın devletin bile üstünde konumlandırıldığı ontolojik bir zemin olduğunu gösterir. Buradaki önemli nokta, kurallara bağlılığın ve yöneticilerin sınırlandırılması düşüncesinin bize bütünüyle yabancı olmadığını görmemizdir.
Bugün modern Batı demokrasilerinin “Rule of Law” diyerek ulaşmaya çalıştığı, gücü elinde tutanın da kurallarla sınırlandırıldığı o ideal yönetişim altyapısı, aslında yüzyıllar önce bozkırda “Töre” adıyla hüküm sürmekteydi.
“Töresizlik”ten “İş Bitiriciliğe” Savrulma
Eski nizamda “töresiz” olmak, basit bir kural ihlali değil, toplumsal dokudan dışlanmak, aidiyetini yitirmek ve adeta bir sahipsizlik, köksüzlük haline düşmekti. Töresizlik en büyük utanç kaynağıydı.
Oysa bugün, kural algımızı yitirdiğimiz bu modern çağda, kuralları çiğnemeyi, sırayı bozmayı, liyakati ezip geçmeyi “iş bitiricilik” veya “uyanıklık” olarak alkışlıyoruz. Trafikte herkes beklerken emniyet şeridinden gitmeyi pratik zekâ, vergi kaçırmayı ticari başarı sayıyoruz. İsmimizin kökenindeki “töreli olma” asaletini, gündelik çıkarlar uğruna o hastalıklı “kurnazlık kültürüne” kurban ediyoruz.
Eğer devlet dairelerinde, sokakta veya adliyede işlerin düzelmesini, kâğıt üzerindeki yasaların gerçek yaşamda hüküm sürmesini istiyorsak, önce bu kültürel yanılgıdan kurtulmalıyız.
Kuralların bizi yönetmesini istemek ve kural algısını savunmak, Avrupa’yı taklit etmek, dışarıdan bir zihniyet ithal etmek veya Batı’ya yaranmak değildir. Aksine, kurallara bağlılık, bize dışarıdan öğretilmesi gereken yabancı bir davranış değil, tarihsel ve kültürel mirasımızı çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle birlikte yeniden düşünmemizi sağlayan bir değer. Hatta, babaannemin o haklı ikazındaki gibi, ismimize anlamını veren o sarsılmaz “töreli olma” şuuruna, yani kendi özümüze geri dönmek.
Çünkü kuralın olmadığı yerde, adımızdan geriye hiçbir şey kalmaz.
Yeni yazılarda görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin!”
—Bilgi yaşamı kolaylaştırır ve yanan ateş gibi paylaştıkça çoğalır. Çekinmeden paylaşın!


Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz