Düşünme Kapasitesi ve Ahlaki Çöküş Arasındaki Görünmez Bağ

Düşünme Kapasitesi ve Ahlaki Çöküş Arasındaki Görünmez Bağ

Liyakatsizliği ve toplumsal yozlaşmayı genellikle “kötü niyet” ile açıklarız. Peki ya asıl sorun, neden-sonuç ilişkilerini zincirleme kuramayan zihinlerin biyolojik sınırlarıysa? Ahlakın, sadece “iyi kalpli” olmaktan öte, yüksek bir zihinsel mimari gerektirdiğine dair nörobiyolojik bir bakış.

İnsanlar arasında yaşanan kopuşların önemli bir bölümü bilişsel kapasitelerin farklılığından kaynaklanır. Zihinsel kapasite herkese eşit dağılmamıştır. Herkes aynı derinlikte, aynı hızda ve aynı biçimde düşünmez. Buna karşın zihinlerimiz çoğu zaman çevremizdeki herkesin bizimle aynı bilişsel kapasiteye sahip olduğunu, aynı şeyleri bildiğini ve aynı şeyleri düşündüğünü varsayar. Bu varsayımın doğurduğu beklentiler gerçeklikle örtüşmediğinde hayal kırıklıkları ve iletişim çatışmaları kaçınılmaz hâle gelir.

Bilimsel çalışmalar, düşünme gücünün beynin sinir ağlarının yoğunluğu, verimliliği ve işlem hızına bağlı olduğunu göstermiştir. Bu biyolojik yapı, her birey için aşılması mümkün olmayan doğal sınırlar oluşturur. Bazı beyinler aynı anda birden çok değişkeni işleyebilirken, bazıları en temel konularda bile bocalayabilir. Dolayısıyla her insanın aynı şeyi aynı şekilde anlayamaması tembellik veya ilgisizlik değildir. Bunun nedeni, beynin ve sinir hücrelerinin biyolojik yapısının, kişinin kavrayabileceği düşünce karmaşıklığını belirli bir noktada sınırlamasıdır.

Örneğin, ne kadar açıklanırsa açıklansın bir konuyu “anlamıyor” dediğimiz bir kişi çoğu zaman kapasitesinin tamamını kullanıyordur. Bazı beyinler belirli bir karmaşıklığın ötesine geçemez; bu nedenle ortaya çıkan karışıklık bir rol veya seçim değil, o kişinin ulaşabildiği en yüksek zihinsel kapasitedir.

Uzun yıllar süren gözlem ve deneyimlerim, bu gerçeği sahada çok daha net görmemi sağladı. Bilişsel kapasite yetersizliği yalnızca çözüm üretmeyi değil, bu yetersizliğin kendisini fark etmeyi de engelliyor. Kendi sınırlarının farkında olmayan zihinler, başkalarının neyi neden gördüğünü veya göremediğini anlayamadığı gibi, başkalarının neden farklı düşündüğünü ve ortada gerçekten bir fark olup olmadığını da ayırt edemiyor. Bu yüzden birçok çatışma aslında görüş ayrılığından değil, aynı kavramlara aynı anlamın yüklenmemesi ve kendi yaptığı ile “daha iyi” olan arasındaki farkın fark edilmemesinden doğuyor.

Nedensellik Basamakları

Bu bilişsel farklılıklar en açık biçimde nedensellik algısında ortaya çıkar. Nedensellik ilkesi, aynı koşullar altında aynı nedenlerin aynı sonuçları doğuracağını söyler. Matematiksel bir kesinliğe sahip bu ilke bilimsel düşünmenin temelini oluşturur.

Araştırmalar, insanların büyük çoğunluğunun iki ve daha fazla basamaklı nedenselliği izleyebilecek bilişsel kapasiteye sahip olmadığını göstermiştir. Sokak röportajlarında karşılaştığımız, gıda fiyatlarındaki artışı yalnızca market sahiplerine bağlayıp, bunun ardındaki ekonomik politikaları ve yapısal etkenleri görememek bu durumun tipik bir örneğidir.

Bu nedenle sorun çoğu zaman niyetten çok, zihnin ne kadar öteye erişebildiğiyle ilgilidir. Bazı beyinlerin kapasitesinin sınırında çalışması ile birçok insanın çok basamaklı neden–sonuç ilişkilerini zincir hâlinde izleyememesi, aynı yapısal gerçeğin farklı görünümleridir.

Şunu göz ardı etmemeliyiz: Birinin bir şeyi anlamaması bilerek yaptığı bir davranış olmayabilir. Yalnızca biyolojik sınırları, o düzeyin ötesini kavramasına izin vermiyordur.

Kurumsal ve Toplumsal Sonuçlar

Bu bilişsel sınırlar, gündelik tartışmaların ötesinde kurumsal ve toplumsal düzeyde çok daha ağır sonuçlar üretir. Liyakat yerine kayırmacılığı tercih eden bir yetkiliyi ele alalım. Bu durum genellikle etik ilke eksikliği veya kötü niyetle açıklanır. Oysa birçok durumda daha derinde nedensellik zincirini izleyememe yatar.

Liyakat, çok basamaklı bir kazanımlar dizisi üretir: Doğru kişinin doğru göreve gelmesi işin niteliğini artırır, kurumsal verimi yükseltir, karar kalitesini güçlendirir, kamusal güveni besler ve uzun vadede ülkenin rekabet gücüne katkı sağlar. Bu sonuçların hiçbiri tek adımda ortaya çıkmaz. Her biri bir öncekine bağlıdır ve zaman içinde birikir. Bu zinciri kavrayabilmek, birkaç adım sonrasını aynı anda düşünebilmeyi gerektirir.

Kayırmacılık ise ilk bakışta “sorunsuz” gibi görünen kısa vadeli bir kolaylık sunar. İki adım sonrasını göremeyen zihinler için bu çoğu zaman “en mantıklı” seçenektir: Tanıdık birini göreve getirmek, sadakat sağlamak ve kişisel alanı güvence altına almak… Nedensellik algısı sınırlı olan bir zihin, yalnızca bu ilk basamağı görür. Oysa sonraki halkalar gözden kaçar; bu ilk basamağın ardından kurumsal işleyişte aksama, nitelikli insanların dışlanması, motivasyon kaybı, hata maliyetlerinin artması ve toplumsal güvenin aşınması gelir. Tüm bunların sonucu ise ülke çapında bir verim düşüşüdür. Bu tabloyu bütünüyle görebilmek, belirli bir zihinsel kapasiteyi gerektirir.

Liyakat, etik ve kamu yararı gibi olgular ancak çok katmanlı düşünebilen bir zihinde kök salar. Çünkü bunlar yalnızca doğruyu istemeyi değil, uzun vadeli sonuçları düşünebilmeyi de gerektirir. Bu yüzden birçok yönetici, liyakatin kurumu ve ülkeyi nasıl güçlendirdiğini gerçekten göremez. Göremediği için de kayırmacılığın uzun vadeli kayıplarını hesaplayamaz.

Kural Algısı Zayıflığı

Nedensellik zincirini kurmakta zorlanan bireylerin kural algısı zayıftır. Bilimsel veriler ve hukuki gereklilikler yerine kişisel sezgiyle karar alan bir yönetici, kısa vadede “iş bitiriyor” gibi başarı görüntüsü verebilir, ancak uzun vadede yanlış yatırımlar, boşa harcanan kaynaklar ve geri dönülmesi güç zararlar üretir. Kural yerine keyfiliği tercih eden bir düzen, ilk anda esnek görünür, ancak zamanla öngörülemezlik yaratır ve herkes için belirsizlik üretir. Bu tür sorunlar, nedensellik zincirinin yalnız ilk halkasına odaklanan düşüncenin ürünüdür.

Bu nedenle, kayırmacılık yapan bir yetkilinin liyakatin sağlayacağı kazanımları ve kayırmacılığın kurumu ile ülkeyi sürükleyeceği kayıpları “bilerek” görmezden geldiğini varsaymak her zaman doğru olmayabilir. Bazı durumlarda kişi, zihinsel kapasitesinin el verdiği yerde duruyordur. İki ve daha fazla basamaklı neden-sonuç ilişkisini izleyemediği için, uzun erimli bedelleri düşünemez.

Bunu bilmek yapılan tercihin sonuçlarını ortadan kaldırmaz; ancak sorunun kaynağını daha doğru yerde aramamızı sağlar. O nedenle, sistemler neden-sonuç bağını zorunlu biçimde kurduracak şekilde tasarlanmalıdır. Denetim, şeffaflık vb. bu yüzden vardır.

Ahlaki Zaaf ve Bilişsel Sınırlılık

Gelmek istediğim asıl mesele, ahlaki zaaf ile bilişsel sınırlılığın birbirinden bağımsız olmayışı.

Ahlaki değerler, çok basamaklı nedenselliği kavrayabilen bir zihinsel zeminde yerleşir. Bilişsel kapasite arttıkça, yalnız bilgi değil, sorumluluk duygusu, uzun erimli düşünme ve başkaları üzerindeki etkiyi gözetme yetisi de gelişir.

Öte yandan, çoğu durumda ahlaki zaaflar, neden-sonuç ilişkilerini çok basamaklı biçimde kuramayan bilişsel kapasite yetersizliğinden beslenir. İki adım sonrasını göremeyen biri için doğru ile yanlış arasındaki fark da bulanıktır.

Bu nedenle kurumları ve ülkeleri ileriye taşıyan şey, iyi niyetten veya soyut etik söylemlerden çok, nedenselliği kavrayabilen, uzun vadeli sonuçları düşünebilen ve bu düşünceyi karar süreçlerine yansıtabilecek zihinsel kapasitedir. Ahlaki değerler de iyi niyetle değil, nedensellik zincirini izleyebilme kapasitesiyle yerleşir. Düşünemeyen zihinler için etik dediğimiz şey vazgeçilebilecek bir süstür. Yeterli kapasite yoksa, etik ilkeler yerine kısa vadeli çıkarlar, kaçınılmaz olarak belirleyici olur.

Elbette, bilişsel kapasitenin ahlak için gerekli olsa da tek başına yeterli koşul olmadığını da belirtmek gerekir. Tarih, neden-sonuç ilişkisini mükemmel kurabilen, beş hamle sonrasını gören ama bu zekâyı manipülasyon ve kişisel çıkarlar için kullanan yüksek IQ’lu sosyopatlarla doludur. Kapasite, kişiye “tercih yapma” lüksünü verir; kapasitesi sınırlı olanın ise çoğu zaman tercihi yoktur, yalnızca anı yaşar.

O halde bir soruyla bitirelim: Geri kalmışlık iki ve daha fazla basamaklı nedenselliği kuramayan zihinlerin kaçınılmaz sonucu mu? Yoksa ahlaki bir sorun mu? Belki de asıl trajedi, ahlakı sadece “iyi kalpli olmak” sanıp, onun aslında yüksek bir “zihinsel mimari” gerektirdiğini göremememizdir.

Yazar Hakkında

Baki Karaçay (MPA)

Proje Tasarım ve Yönetimi Eğitmeni, Danışman, ICF Mentör (iO Akademi) • Bağımsız Değerlendirici • 25+ yıl kurumsal deneyim sahibi Kamu Yönetimi Uzmanı (YL) ve Mühendis • Antalya Valiliği AB Projeleri Koordinatörü (2009-2020) • Avrupa Birliği Projeleri kitabının yazarı • Sosyal Psikoloji meraklısı • Fotoğraf gönüllüsü • Bağlama sanatçısı.

Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz

1 Yorum