Geçtiğimiz günlerde Florida’daki trajik jet kazasının olası nedenleri üzerine yazılanları okurken çok ilginç bir detayla karşılaştım. Havacılıkta pilotlara, uçak hız kaybedip kanatlardaki kaldırma kuvveti sıfırlandığında, yani havada tutunamayacak duruma geldiğinde (aerodinamik adıyla “stall” durumunda) çok kritik bir kural öğretiliyor. Böyle bir ölüm kalım anında insan doğası ve hayatta kalma içgüdüsü, yere çakılmamak için uçağın burnunu var gücüyle yukarı çekmesini emreder. Ancak acil durumlar için aldıkları zorlu uçuş eğitimi bambaşka bir şey söylüyor: Pilotların uçağı yeniden kontrol altına alabilmek için yapması gereken şey, içgüdülerinin tam tersine hareket etmek ve uçağın burnunu yukarı çekmek yerine, yere doğru aşağı eğmektir. Çünkü uçağı kurtaracak olan kaldırma kuvvetini ve ivmeyi ancak bu şekilde, yerçekimine doğru hızlanarak geri kazanabilirsiniz.
Mantığa ve hayatta kalma içgüdülerimize tamamen aykırı gibi görünse de uçağı kurtaran tek hamle budur. Böyle bir durumda hayatta kalabilmek, içgüdülerimize karşı koymanın eğitimini almamıza ve kritik anda bunu başarabilmemize bağlıdır.
Korkulara Karşı Koyabilmek
Fizik kanunlarıyla açıklanabilen bu aerodinamik kural, kural algımızdan kamu yönetimine, sosyal psikolojiden kriz yönetimine kadar, yaşadığımız büyük krizleri bile, o kadar çok şeyi kusursuz bir şekilde açıklıyor ki… Yaşamdaki birçok sorunu çözmek, tam da o uçağın burnunu aşağı eğme cesaretini göstermeye benziyor.
Bunun yalnızca fiziksel ve psikolojik olarak ne kadar çetin bir savaş olduğunu anlamak için denizde yüzerken aniden güçlü bir dip akıntısına kapıldığınızı, bu sırada beyninizdeki alarm zilleri dehşet içinde “Hemen yüzeye çık, çırpın ve nefes al!” diye çığlık atarken nefesinizi tutup kendinizi aşağıya, yani akıntının bittiği o sakin dibe doğru bırakmanız gerektiğini hayal edin. Hayatta kalma içgüdülerinizin tüm itirazlarına rağmen kendinizi asıl korktuğunuz o derinliğe doğru yönlendirebilmeniz olağanüstü bir irade gerektirir.
(Benzer bir durumu kayak yaparken yaşarız. Dik bir dağ yamacından kayakla indiğinizi düşünün. Hızlanıp dengenizi kaybetmeye başladığınızda, içinizdeki o ilkel korku size geriye, yani dağa doğru yaslanmanızı emreder. Oysa geriye yaslanmak, ağırlık merkezinizi bozar, kayakların karla olan tutuşunu sıfırlar ve sizi tamamen kontrolsüz bir düşüşe sürükler. Ayakta kalmanın ve kontrolü yeniden sağlamanın tek yolu, içinizdeki o dehşet ve korku hissine rağmen, öne, yani düşmekten korktuğunuz o dik eğime doğru ağırlığınızı vermektir.)
Bütün bu örneklerde ortak olan şey aslında çok net: Kriz anında doğru hareket, her zaman içgüdümüzün bize söylediği hareket değildir.

Ortak Akıl Bariyerlerimiz
İçgüdülerimize karşı koyabilmeyi başarmak, son yazılarımda üzerinde durduğum ve birbirinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğüm “kural algısı” ve “hukukun yönetimine teslim olma” (rule of law) konularını düşündürdü bana. Aslında her ikisi de ilkel içgüdülerimizin, sistemin bütünü ve ortak yarar uğruna dizginlenmesi için konulmuş “ortak akıl” bariyerleridir.
İnsan tek başına karar verirken kendi çıkarını, korkusunu veya o anki tepkisini öne çıkarabilir. Oysa toplum, milyonlarca bireyin farklı korku, çıkar ve beklentisinin aynı anda harekete geçtiği karmaşık bir sistemdir. Bu nedenle kurallar, insanların her zaman doğru davranacağına güvenmek için değil, zor anlarda yanlış hamleyi yapmalarını engellemek için vardır.
Buna karşılık, içgüdülerine yenilen ve kuralları “iş bitiricilik” veya “pratik zeka” kılıfı altında çiğneyen, kural algısı zayıf toplumlar, kriz anında uçağın burnunu inatla havaya diken pilotlara benzerler. Ekonomik, siyasi veya toplumsal bir türbülansa girildiğinde durum değişmez. Günü kurtarmak veya bir kuralı esnetmek ilk başta hız ve manevra alanı kazandırıyor gibi görünse de, sistem eninde sonunda tutunamayıp yere çakılır.
Burnu Havada Tutma İnadı
Bunları yazarken, son dönemde ülkece konuştuğumuz ekonomik ve siyasi krizleri, karanlık ilişkiler ağlarını ve kamuoyunun beklediği şeffaflık tartışmalarını düşünüyorum. Böyle durumlarda gerçeklerle yüzleşmek, kısa vadede bir irtifa kaybı gibi görünebilir. Hataları kabul etmek, sorumluluk almak, denetim mekanizmalarının çalışmasına izin vermek veya kamuoyuna karşı şeffaf olmak, ilk anda siyasi veya kurumsal bir güç kaybı yaratabilir. Ancak tam da burada, uçağın burnunu aşağı eğme cesareti gerekir. İnatla burnu havada tutmaya çalışmak yerine o zor kurtarıcı hamleyi yapmak.
Gerçeklerle yüzleşmek yerine onları saklamak, krizi örtbas etmeye çalışmak ve sistemi kendi içgüdülerimiz doğrultusunda yönetmeye devam etmek, stall durumundaki uçağın lövyesini var gücüyle geriye çekmekten farksızdır. Anlık irtifa kaybından korkup yanlış hamlede ısrar etmek, sonunda çok daha büyük bir düşüşe yol açabilir.
Oysa şeffaflıkla yüzleşmek anlık bir irtifa kaybı yaratsa da, uzun vadede sistemi kurtaracak güven ivmesini kazandıracak yegane “burnu aşağı eğme” hamlesidir. Zira, tıpkı uçağı havada tutan şeyin pilotun kişisel refleksleri değil aerodinamik kuralları olması gibi, devleti ve toplumsal barışı ayakta tutan şey de yöneticilerin içgüdüleri değil, güç kullanma içgüdülerine sınır çekebilme ve doğrudan doğruya hukukun yönetimine teslim olma iradesidir.
İrtifa Kaybını Göze Alabilmek
Trafikte boş bir şerit varken kırmızı ışıkta bekleyen bir birey ile, siyasi bir kriz anında anayasal sınırlara sadık kalan bir yöneticinin gösterdiği irade aynı kökten beslenir. İkisi de tıpkı düşüşe geçen uçağın kokpitinde, o anki paniğe ve korkuya rağmen levyeyi aşağı itebilme cesaretinin farklı ölçeklerdeki yansımalarıdır.
Kurallara veya hukuka uymak, yalnızca bir cezadan kaçınmak veya prosedürü tamamlamak değil, bizi bir arada tutan o görünmez sosyal sözleşmeye ve diğerlerinin varlığına duyulan saygının ilanıdır.
Bir yönetim mekanizması ekonomik, siyasi veya toplumsal bir krizle karşılaştığında (yani devlet uçağı “stall” durumuna girip irtifa kaybetmeye başladığında), siyasi aklın ilk içgüdüsü hukuku bir ayak bağı olarak görmek olabilir. Acil kararlar alabilmek ve otoriteyi sarsmamak adına kurallar esnetilmesi yoluna gidilebilir, denetim mekanizmaları yavaşlatıcı birer engel olarak kodlanabilir. Yönetimdeki güç sahipleri, düşen uçağın burnunu paniğe kapılıp yukarı çeken pilot gibi, krizi salt otorite ve güç kullanarak bastırmaya çalışabilir. Oysa uçağı da devleti de felakete sürükleyen asıl şey, hukuku askıya alan bu içgüdüsel manevranın ta kendisidir.
Kurtuluş, İçgüdülerine Karşı Koyabilmekte
Hukukun yönetimi, kriz anlarında hukuku siyasi reflekslere kılıf uydurma sanatı değildir. Aksine, yönetenlerin kendi ilkel güç kullanma içgüdülerine kendi elleriyle sınır çekebilme iradesidir.
Kriz anlarında ivmeyi yeniden kazanmak için bazen burnu aşağı eğmek gerekir. Yani hataları kabul etmek, şeffaflaşmak, denetim mekanizmalarını yeniden çalıştırmak ve her koşulda “önce hukuk” diyebilmek…
Günü kurtarmak, haksız bir avantaj sağlamak veya hukuku esnetmek kısa vadede hız kazandırıyor gibi görünse de, kurumsal güvenin zedelendiği bir sistem daima düşüşe geçer. Bir süre siyasi irtifa kaybedilecek olsa bile, devleti ve kurumları yeniden uçuracak olan o hayati ivme ancak hukukun sınırlarına boyun eğerek kazanılabilir. Tıpkı uçağı havada tutan şeyin aerodinamik kuralları olması gibi, devleti ve uygarlığı ayakta tutan şey de tabandan tavana uzanan kural algısının ve hukukun üstünlüğünün sarsılmaz bütünselliğidir.
Yaşamın pek çok alanında bizi felakete sürükleyen şey, sorunların büyüklüğü değil, düşüş anında içgüdülerimizin çığlıklarına kapılıp yanlış hamleyi yapmamızdır. İçgüdülerimiz bizi doğada anlık tehlikelerden korumak için var. Ancak modern dünyanın karmaşık sorunlarında, ister düşüşe geçen bir uçağın kokpitinde olun, ister günlük hayatın koşturmacası içinde bir vatandaş, isterse kriz anında bir ülkeyi yöneten siyasi irade… En büyük sınavımız, işler zorlaştığında içimizdeki o ilkel, kurtarıcı zannettiğimiz sese kulağımızı tıkayıp, aklın, bilimin, sağ duyunun, yapısal düşüncenin ve hukukun bize gösterdiği o zor hamleyi yapabilmektir.


Yorumunuzu Yazın