🎧 Özet incelemeyi dinleyin:
Bir yer ne kadar güzelse, onu görmek isteyenlerin sayısı da doğal olarak o kadar çok olur. Ve böyle bir doğal güzelliği daha fazla insanın tanıması ilk bakışta iyi bir şey gibi görünebilir. Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken önemli bir tehlike var:
Bir yer ne kadar çok kullanıma açık hale getirilirse, onu var eden değerleri yok etme riski de o kadar artar.
Bir koyun berraklığını, bir şelalenin görkemli akışını, bir kanyonun sessizliğini, bir ormanın dokusunu, bir gölün dinginliğini veya küçük bir yerleşimin kendine özgü manzarasını düşünün. Önce birkaç kişi orayı keşfeder, fotoğraflarını paylaşır. Başkaları da gidip görmek ister. Ardından ziyaretçi sayısı artar. Derken daha fazla ziyaretçi için yollar, otoparklar, tesisler, yeme içme yerleri, konaklama alanları yapılır. Daha fazla insanın gelmesi turizm gelirini artırmada ekonomik bir başarı olarak görülür. Ve bütün bunlar genellikle o yerin “kalkınması” olarak sunulur. Oysa kasanın girdi tarafında görünen bu rakamlar, doğadan eksilen değerlerin görünmez maliyetini gizler.
Bir noktada durup şu soruyu sormamız gerekir: Burası neden insanların ilgisini çekmişti? Neden değerliydi?
Eğer bir doğal hazineyi özel kılan doğal dokuyu, sessizliği, ulaşılmasının güç oluşunu, el değmemiş görüntüsünü, yaban yaşamını veya kendine özgü ekosistemini ortadan kaldırırsak, ziyaretçilerin görmek için geldiği şey de ortadan kalkmış olur.
Yani, bir yere daha fazla ziyaretçi çekmek için yaptıklarımız, o yeri değerli kılan şeyi yok etmeye başlayabilir. Binlerce insanı taşımak oradaki sakinliği ortadan kaldırabilir. Daha fazla yapı ve yol doğal dokuyu bozabilir. Gelir artırıcı biçime dönüştürmek, o yerleşimi özel kılan geleneksel yaşam biçimini ortadan kaldırabilir.
Sonuçta “turizm paradoksu” olarak adlandırılan o çarpıcı çelişkiyle karşılaşırız: Turist çekmek için popülerleştirdiğimiz yer, sonunda turistin görmek için geldiği yer olmaktan çıkar.
Turizm Başarısının Kurbanı Olmak
Bir yerin ününü artırmak kolaydır, ancak onu, ününün altında ezilmeden korumak asıl beceridir. O nedenle doğal hazinelerimiz açısından başarı ölçümüz “kaç ziyaretçi geldi?” olmamalıdır. Asıl soru şudur:
“Kaç yıl sonra da bugün gördüğümüz güzelliği aynı özgünlüğüyle koruyabileceğiz?”
Çünkü doğal hazinelerimizin gereksinimi her zaman daha fazla ziyaretçi değil, daha çok korumadır.
Sorun, tanınmayı korumanın önüne koyduğumuzda başlar. O nedenle, başarı ölçütümüz “Şuraya kaç otel açıldı? Kaç restoran çalışıyor? Ne kadar gelir elde edildi?” olmamalı. Bunlar da elbette önemli göstergeler olabilir, ancak yeterli değildir. Şunları da sormalıyız: “Doğal alanın bütünlüğü korunuyor mu? Biyoçeşitlilik azalıyor mu, artıyor mu? Yerel yaşam biçimi korunabiliyor mu? Ziyaretçi baskısı doğanın kendi kendini yenileme yeteneğini aşıyor mu? Bugün gördüğümüz güzelliği elli yıl, yüz yıl sonra da görebilecek miyiz?”
Asıl önemli başarı göstergeleri bunlardır. Doğal hazinelerimizin başarısı, ne kadar çok ziyaretçi çektiğimizle değil, bizden sonra ne kadar çok kuşağa oranın kendi değerlerini kaybetmeden, bozulmadan aktarabildiğimizle ölçülmelidir. Aksi halde kendi başarımızın kurbanı oluruz.
Turizmde de temel ilke bu olmalıdır: Bir yeri turist için değiştirmek yerine, turisti o yerin korunmuş haline tanık olmak üzere yönlendirmek. Çünkü turistin aradığı şey çoğu zaman oraya bizim eklediğimiz değildir, bizim henüz bozmadığımız şeydir.
“Daha Çok Ziyaretçi” Yerine “Daha Uzun Ömür”
Unutmamalıyız ki bir yerin popülerleşmesi, beraberinde bir kullanım baskısı da getirir. Her ziyaretçinin bıraktığı iz tek başına küçük görünebilir. Bir çöp, bir plastik şişe, ezilen bir bitki, koparılan bir çiçek, açılan yeni patikalar, gürültü, araç trafiği… Fakat ziyaretçi sayısı binlere, on binlere, yüz binlere ulaştığında bu bireysel temaslar birleşerek bölgenin kaldıramayacağı büyüklükte bir ekolojik ayak izine dönüşür. Üstelik mesele yalnızca fiziksel tahribat da değildir; bir yerin ruhu ve aura’sı da bu yükün altında değişmeye başlar. Sessizliği kaybolabilir, özgünlüğü sıradanlaşabilir, yerel kültür satılabilir bir ticari ürüne, doğal alan giderek bir “tüketim alanına” dönüştürülebilir.
Burada elbette turizme karşı çıkmıyorum. Tam tersine, doğal ve kültürel değerlerimizin insanlarla buluşmasını önemsiyorum. Ancak turizmin temel sorusunun yalnızca “Buraya daha fazla insanı nasıl getiririz?” olmaması gerektiğini düşünüyorum. Asıl soru şu olmalı: “Burayı daha çok insan görürken nasıl koruyabiliriz?”
Hatta bazı yerler için soru daha da farklı olmalıdır: “Bu doğal hazineyi koruyabilmek için gözlem yer ve süreçlerini nasıl düzenlemeliyiz?” Zira, turizmin nihai amacının “nicelik” (ziyaretçi/tesis sayısı) değil, “nitelik ve koruma” (uzun ömürlülük/özgünlük) olması gerekir.
Böylece, doğal dengeyi ve sahip olduğumuzu değerlerin gelecek kuşaklara aktarılabilirliğini merkeze alan bir yaklaşımı benimsemiş oluruz. Çünkü turizmin sürdürülebilmesi için doğal varlığın korunması gerekir. Çünkü ortada korunacak bir değer kalmadığında turizmin kendisi de sürdürülemez.
Bize Ait Değil, Bize Emanet Edilen
Sırf doğal hazinelerimizi birer kazanç kapısına dönüştürme zayıflığımızdan dolayı, her koyun yolunu yapmak, her şelaleye ulaşmak, her manzaranın içine seyir terası kurmak, her doğal güzelliği sosyal medyada görünür hale getirmek istiyoruz. Oysa, bir yerin ulaşılmasının zor olması her zaman bir eksiklik değildir. Bazen o zorluk, onun koruma mekanizmasının bir parçasıdır. Bazen bir yere ulaşmak için harcanan emek, o yerin değerini koruyan doğal bir eşiktir. Bazen de bir alanın yalnızca belirli düzende insan tarafından ve belirli koşullarda ziyaret edilebilmesi, o alanın geleceği açısından daha doğrudur.
Doğanın bazı sınırları vardır. Sınırları ortadan kaldırmak her zaman toplumsal yarar üretmez. Bizim görevimiz, o sınırları kendi rahatımıza göre değiştirmek değil, onlara saygı göstermektir.
Vatanseverliği yalnızca ülkesini sevmek olarak düşünmek eksik kalır. Sevdiğimiz şeyi korumak da sevginin bir gereğidir. Ve vatan sevgisi, sahip olduğumuz değerlerden ne kadar yararlanabildiğimizle değil, onları ne kadar iyi koruyabildiğimizle de ölçülür.
Doğal hazinelerimiz tüketilecek kaynaklar değil, korunacak emanetlerdir. Ve belki de gerçek vatanseverlik tam burada başlar: Bizden sonra gelecek insanların da “iyi ki korumuşlar” diyebileceği bir ülke bırakabilmekte.
Yeni bir yazıda görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin”.


Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz