Bir Enstrümandan Daha Fazlası: Bağlama Çalmanın Bana Öğrettikleri

Bir Enstrümandan Daha Fazlası: Bağlama Çalmanın Bana Öğrettikleri

Ortaokul yıllarımda elime aldığım bağlamanın, yıllar sonra bir proje yazarken, bir ekibe liderlik ederken, hatta yaşamın pek çok alanında yolumu aydınlatan bir akıl hocasına dönüşeceğini bilemezdim. Bir dernek çatısı altında bir enstrümanla kurulan ilişkinin, yalnız müzikten ibaret olmayıp insanı geleceğe hazırlayan sessiz bir rehber olduğunu kim bilebilir ki?

Onlu yaşlarımın başında bağlamayla tanıştığımda, bunun yaşamımın derinlerine kök salacak bir deneyim olacağını bilmiyordum. O günlerde yaptığım şey, büyük bir hevesle çoğu zaman aynı ezgileri durmadan yinelemekti. Bunun ne zaman, nasıl ve neye dönüşeceğini, beni nereye götüreceğini ve yaşamımın hangi alanlarına dokunacağını bilmeden…

Zamanla şunu fark ettim: Bağlama bana yalnız müziği değil, çok daha fazlasını, her şeyden önce “öğrenmenin” doğasını öğretiyordu. Girdiğim bu “eğitim” süreciyle farkında olmadan zihinsel bir dönüşüm geçiriyordum. Başlarda mekanik gibi görünen o sonsuz tekrarlar meğer beni büyük bir sıçramaya hazırlıyormuş. Bir süre sonra tuhaf bir eşiği geçtiğimi gördüm. Sanki uzun süredir karıncalı izlediğim bir ekranın şifresi çözülmüş, görüntü bir anda netleşmişti. Duyduğum her ezgiyi artık kendiliğinden çalabiliyordum. Parmaklarım, benim komutlarımı beklemeden, adeta kendi hafızalarıyla hareket etmeye başlamıştı. Tıpkı yazarken elimi, yürürken adımlarımı düşünmeden kullandığım gibi… Sahip olduğum bir özelliği ilk kez keşfetmiştim. O an, içimizde ne kadar derin bir hazine olduğunu anladım: İnsan, kendindeki potansiyelin çoğu zaman farkında olmadan yaşıyor. Yeterince emek verip sabırla yol aldıkça, varlığını bilmediği kendindeki kapıların sessizce açıldığını fark ediyor.

Bu öğrenme sadece teknik bir ustalık kazanmak değildi. Çalıştıkça yeni deneyimler yaşamaya başladım. Zamanın ve mekânın silikleştiği, saatlerin bir nefes kadar kısaldığı o “akış” anlarında, zihnim sessizce aradan çekiliyordu…

Derken sahneyle tanıştık. Türkiye’nin en büyük çocuk korosu olarak konserler verdik, televizyon programlarına çıktık, alkışlar aldık. 

12 Mart Kurtuluş Şenlikleri Konseri, Halk Eğitim Merkezi, 1978 (soldan 3. saz)

Derneğimizin Kazandırdıkları

Bu yolculuk yalnız benim bireysel çabamla gerçekleşmedi. Bu paha biçilemez deneyimler güçlü bir kültürel zeminde, koca bir ailenin içinde şekillendi. Bize sadece bir enstrümanı değil, bir kültürü, bir duruşu ve “biz” olma bilincini aşılayan Erzurum Halk Oyunları ve Halk Türküleri Turizm Derneği’nin o sıcak atmosferinde yetiştik.

Sırası gelmişken, bu yolculuğun arka planını oluşturan derneğimize burada ayrı bir parantez açmak istiyorum.

Derneğe, şimdi Amerika’da Amerikalı bilim insanlarıyla Türk müziği yapan kardeşim Bahri ile birlikte başlamıştık. Hayatımın o dönemine dışarıdan bakan biri için hikâye muhtemelen şöyle görünüyordu: Derneğin saz kursuna giden iki çocuk, zamanla gelişen yetenekler ve nihayetinde Türkiye’nin en büyük çocuk korosuyla çıkılan sahneler, televizyon programları, alkışlar…

Oysa… Bazı yerler vardır, insan oraya girdiğini sanır ama aslında orası insanın içine yerleşir. Yıllar geçse de sesi, kokusu, dili ve ruhu insanın içinden hiç çıkmaz. Bizim için Erzurum Halk Oyunları ve Halk Türküleri Turizm Derneği böyle bir yerdi. Orası, şehrin kültürünün solunduğu bir okul, insanı sessizce dönüştüren derin bir rehber, güçlü bir yaşam alanıydı.

Bir çocuğun veya gencin karakterinin mayalandığı yer, karşılaştığı ustaların gölgesidir. Biz bu konuda çok şanslıydık. Sebahattin Bulut başkanlığındaki dernekte, yalnızca folklörümüzü değil, yaşamı da öğrendik. Bağlama derslerimizde TRT sanatçısı Metin Gülebenzer’in sabır ve hoşgörüsünü, koromuzda Suat Işıklı’nın bir topluluğu tek bir sese dönüştüren ustalığını gördük. Ardından, Betil Dövenler, Ragıp Topçu ve Muammer Özkavcı gibi değerli isimlerin öğreticiliğinde büyüdük. Hele Arif Sağ, Mükerrem Kemertaş gibi usta sanatçıların gençlik yıllarında zaman zaman aramıza katılıp, hayranlık uyandıran performanslarıyla ilham vermesi hafızalarımızda silinmez izler bıraktı.

O çatının altında bize yalnız saz çalmak öğretilmedi. Bir kültürün nasıl taşındığını, bir geleneğin nasıl yaşatıldığını, birlikte üretmenin ne demek olduğunu yaşayarak öğrendik. Orası, bireysel yeteneklerin ve ortak emeğin değer bulduğu bir yerdi. Kendi sesini bulurken bütüne kulak vermeyi, öne çıkarken geri durmayı, alkış alırken emeği unutmamayı orada öğrendik.

Disiplin” ile gerçek manada tanışmam da orada oldu. Ama bu, korkuyla dayatılan bir disiplin değildi, anlamla beslenen bir düzendi. Düzenli çalışmanın, tekrarın ve sabrın nasıl bir ustalığa dönüştüğünü orada deneyimledim. Hızlı sonuçların değil, sürdürülen çabanın değerli olduğunu, gerçek kazanımların zamana yayıldığını orada apaçık gördüm. Emek verdiğinde, bunun yalnız kendinde değil, başkalarının gözünde de karşılık bulduğunu… “Başarının”, toplumun gözünde nasıl bir değer oluşturduğunu deneyimledim.

Ama daha da önemlisi çok erken yaşta hayati bir dersi öğrendim: “Alkışlar ve ödüller yalnızca birer sonuçtur; asıl başarı, onların öncesindeki, onları mümkün kılan, çoğu zaman kimsenin görmediği o uzun yolculuktur…

Bugün profesyonel yaşamım veya kişisel ilişkilerimde sahip olduğum birçok insani yetkinliğin temeli o dernek binasında atıldı. “Kurumsal kültür” olarak tanımladığımız o profesyonel dokunun mayasını, aslında yıllar önce o derneğin disiplinli ama sevgi dolu gönül meclisinde almıştım. Zamanlarını, emeklerini ve yüreklerini hiçbir karşılık beklemeden ortaya koyan, o ufku geniş “gönüllü” yöneticilerimize ve sabır timsali eğitmenlerimize ne kadar teşekkür etsem azdır. Aramızdan ayrılanları saygı ve minnetle anıyor, yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Bu yazıda sıraladığım kazanımların hiçbiri, aslında yalnız bağlamayla kurduğum bireysel ilişkinin ürünü değil. Bağlamanın bana kattığı her şey, aynı zamanda içinde yetiştiğim o kültürel iklimin, o ortak emeğin ve o “biz” duygusunun doğal bir sonucuydu. Yani bağlama bana ne öğrettiyse, arkasında mutlaka derneğin görünmez eli, ortak aklı ve gönüllü emeği vardı.

Bağlamanın Kazandırdıkları

Bağlama her şeyden önce bana “yetenek” veya “beceri” denen şeyin doğuştan verilmiş sihirli bir armağan olmadığını öğretti. Bunlar, ilgi, emek ve yoğun çalışma birleştiğinde ortaya çıkan bir sonuçtu. Bu farkındalık, yaşamım boyunca bana hep şunu söyledi: “Henüz yapamıyor olman, yapamayacağın anlamına gelmez.

Keşfedilmeyi bekleyen büyük bir potansiyelimizin olduğunu, doğru ortamda ve doğru çabayla bu özelliklerimizin gelişip ortaya çıktığını o yıllarda fark ettim. Ancak bu potansiyeli eyleme dökmenin, o kapıları aralamanın bir ön koşulu vardı: İçsel bir düzen. İşte bağlama, bu düzeni sağlamam için bana başta “odaklanmayı” öğretti. Bir ezgiyi doğru çalabilmek için zihnimi, bedenimi ve duygumu aynı noktada buluşturmam gerektiğini ilk kez onunla güçlü biçimde deneyimledim. Dikkatim dağıldığında performansımın da dağıldığını gördüm. Bu alışkanlık, yıllar sonra masamda bir proje yazarken, bir karar alırken, bir eğitim tasarlarken veya bir topluluğa hitap ederken hep benimleydi.

Müzisyen olmak yalnızca çalmak değil, aynı zamanda iyi bir “dinleyici” olmaktır. İyi bir eğitmen veya yönetici de iyi dinlemek zorundadır. Bağlama, “dinleme” ve “empati” becerimi geliştirdi. Bana sadece ses çıkarmayı değil, çıkan sesi duymayı ve etkin dinlemeyi de öğretti. Notaları ve notaların arasındaki sessizliği duymadan müziği tamamlayamazsınız. İnsan ilişkilerinde ve iş hayatında da karşımdakinin söyledikleri kadar sustuklarını da duyabilmeyi, o derin dinleme terbiyesine borçluyum.

Sabır” ile ilişkim bağlamayla değişti. Bir eseri çalmak kolay iş değildi. Yanlış bastım, tekrar denedim, yine yanlış yaptım. Hemen sonuç alamadım. Günlerce, haftalarca emek verdim. Ama bir gün… O ezgi akmaya başladı. O an öğrendim ki “vazgeçmezsen başarırsın“. Gerçek ilerleme sessiz ve yavaş olur. Bu öğrenme biçimi, yaşamım boyunca beni yarı yolda bırakmadı. Zorlandığımda kaçmadım, vazgeçmedim, “bir kez daha” dedim.

Bağlama bana “hata yapmayla barışmayı” öğretti. Bir ezgiyi çalarken yanlış yapmak ayıp değildir, öğrenmenin doğal bir parçasıdır. Yanlış nota, yanlış ritim… Hepsi yolun içindedir. Bu bakış açısı, yaşamımda da beni rahatlattı. Hata yaptığımda “bittim” demedim. Eleştiriye kulak verdim, düzelttim, devam ettim. Toleransım arttı, hem kendime hem başkalarına karşı.

Bağlamayla yalnızca duygularımı değil, iç dünyamda olup biten pek çok süreci “yönetmeyi” öğrendim. Bastırmak yerine ifade etmeyi, kaçmak yerine üretmeyi seçmeyi orada öğrendim. Bugün geriye dönüp baktığımda, zor zamanlarda savrulmak yerine tutunabildiğim birçok alışkanlığın köklerinin orada olduğunu çok net görüyorum.

Dahası var.

Bağlama çalanlar bilir ki, akort bir kez yapılıp biten bir şey değildir. Ortamın ısısı değişir, teller esner, akort bozulur. Bağlama bana şunu da öğretti: Dün doğru tınlayan tel, bugün akort isteyebilir. Tıpkı bilgim, motivasyonum veya işlerim gibi… Burguları her sıktığımda kendimi de sürekli “güncellemem” gerektiğini, yoksa performansımın gerileyeceğini hatırlarım.

Bağlamada bir de doğaçlama açış kültürü vardır. Ezgiyi bilirsin ama o anki ruh haline göre onun girişini süslersin. Temel sağlam olduğunda, ezginin dışına çıkıp doğaçlama yapmaktan korkmazsın. Günlük yaşamda veya iş yaşamımda bir şeyler ters gittiğinde paniklemememin sebebi bu: Ana melodiyi (hedefi) bildiğim sürece, aradaki süslemeleri (çözüm yollarını) o anın ruhuna göre değiştirebilirim. Ayrıca bir tür “yaratıcılıktır” da bu.

Bağlama bana “ölçünün” ve “koordinasyonun” matematiğini öğretti… İki elin dansı gibidir bağlama çalmak… Bir elin perdeler üzerinde gezinirken, diğeri mızrapla ritmi ve melodiyi yakalar. İki elin birbirinden bağımsız işler yaparken kusursuz bir uyumla aynı amaca hizmet etmesi gerektiğini o zaman kavradım. Karmaşık süreçleri yönetmenin, farklı dinamikleri senkronize etmenin temelinin atıldığı yer meğer bağlamanın teknesi ve perdeleri imiş.

Sadece bireysel bir çaba da değildi bu, işin bir de koro tarafı vardı. Bireysel ustalığın ötesinde “tek yürek” olabilmenin esas olduğu o çalışmalar… Kendi sesini kaybetmeden bütüne uyum sağlamanın, yandaki arkadaşını dinlemenin, ortak bir ritimde buluşmanın ne demek olduğunu orada keşfettim. İş yaşamımda aradığım “takım ruhunun”, “biz olabilme bilincinin” tohumları, o türküleri hep bir ağızdan söylerken atılmıştı.

Bağlama kültürünün mayasında olan “oldum dememek” kavramına da bir vurgu yapmalıyım. Usta–çırak ilişkisi ve kültürel bağ bu geleneğin temelidir. Ne kadar alkış alırsam alayım, bağlamayı her elime aldığımda aslında hâla “öğrenci” olduğumu hatırlıyorum. Bu enstrüman bana çıkabileceğim en yüksek düzeyin “öğrenciliği hiç bırakmamak” olduğunu her zaman anımsatıyor.

Hele bağlamayla dile getirdiğim türkülerimizin ve halk edebiyatımızın derinliklerine ve kazandırdıklarına burada hiç girmiyorum bile…

Yıllar Geçti, Roller Değişti

Bunlar saz çalmanın bana kazandırdığı yaşam becerilerinden bazıları. Meğer o yıllarda fark etmeden geleceğe hazırlanıyor, yaşamın iç dengesini ayakta tutan sağlam bir dayanak kuruyormuşum.

Geriye dönüp baktığımda, geçen zamanın bana sessizce öğrettiği, değinmeden geçemeyeceğim çok değerli bir ders daha var. O yıllarda biz “sebat etmek” veya “istikrar” derdik, günümüzde popüler adı “sürdürülebilirlik” oldu. Bağlama bana, bir eylemi vazgeçmeden sürdürmenin dönüştürücü gücünü gösterdi. Küçük de olsa sürdürülen her çaba önce çeşitli etkiler yaratır, sonra kazanımlar üretir ve eğer yeterince deneyim biriktirirsek uzun erimde hedeflenen değişimlere yol açar. Anlık heveslerin değil, istikrarlı çabanın, azmin, emekle kurulan bağın insanı nereye taşıyabileceğini yaşayarak öğrendim. (Günümüzün hızlı başarı ve anlık sonuç peşinde koşulan dünyasında bunun ne kadar değerli bir ders olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.)

Yıllar geçti. Roller değişti, sahneler değişti. Ama bağlamanın bana kazandırdıkları hep benimle kaldı. Bugün bir iş yaparken, bir metin yazarken, bir eğitim tasarlarken, bir topluluğa hitap ederken, zor bir karar alırken, hatta fotoğraf çekerken, kayak yaparken, fitness çalışırken bile o yılların izini hissediyorum. Çünkü bağlama bana yalnız müziği öğretmedi, kendimi tanımayı öğretti. Disiplini, dayanıklılığı, iç dengeyi, ölçüyü, sebat etmeyi, emeğe saygı duymayı, sorumluluk almayı, kendine güveni öğretti… Bunların hiçbiri bir günde kazanılmadı. Hepsi sabırla, tekrarlarla süren çalışmalarda oluştu.

Bugün şunu çok net söyleyebiliyorum: Bir müzik aleti çalmak yalnızca bir hobi değildir. Her şeyden çok, “insanın kendini eğitme yolculuğu, hatta kendini yeniden inşa etme sürecidir“. Sıkı bir karakter terbiyesi, zihinsel ve duygusal düzen kurma sanatıdır.

İyi ki o yıllarda böyle güçlü bir derneğimiz varmış; iyi ki o vizyon sahibi, özverili büyüklerimiz bizi böyle yetiştirmiş. Ve iyi ki o genç yaşta bağlamayı elime almışım. Çünkü o yalnızca bana müziği öğreten, çaldığım ezgilerin sesiyle ruhumu besleyen bir çalgı değil, yaşamım boyunca bana eşlik eden, bana müzikten önce kendimi, icradan önce uyum ve dengeyi, alkıştan önce emeği öğreten en derin öğretmenim oldu.

Yazar Hakkında

Baki Karaçay (MPA)

Proje Tasarım ve Yönetimi Eğitmeni, Danışman, ICF Mentör (iO Akademi) • Bağımsız Değerlendirici • 25+ yıl kurumsal deneyim sahibi Kamu Yönetimi Uzmanı (YL) ve Mühendis • Antalya Valiliği AB Projeleri Koordinatörü (2009-2020) • Avrupa Birliği Projeleri kitabının yazarı • Sosyal Psikoloji meraklısı • Fotoğraf gönüllüsü • Bağlama sanatçısı.

Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz