Hibe Arayan Değil, Hibe İçin Aranan Kuruluş Olun

Hibe Arayan Değil, Hibe İçin Aranan Kuruluş Olun

Birçok kurum yeni bir hibe çağrısı açıldığında sıfırdan proje üretmeye çalışır. Bu reaktif ve yorucu yaklaşım, zaman baskısı yaratırken başarı şansını da düşürür. Oysa güçlü kurumlar hibe aramaz; oluşturdukları proje üretme ekosistemi ve sorun çözme kapasiteleriyle hibe için aranan kuruluş haline gelirler.

Proje dünyasında birçok kurumun benimsediği çalışma biçimi birbirine oldukça benzer. Yeni bir hibe çağrısı yayımlandığından haberdar olunduğunda kısıtlı bir zaman dilimi içinde akla gelen düşünceler çağrının beklentilerine uydurulmaya çalışılır.

Bu yaklaşım yorucudur. Zaman baskısı yaratır. Kurumları reaktif davranmaya zorlar. Üstelik rekabetin her geçen gün arttığı uluslararası fon ortamında başarı olasılığını da giderek azaltır. Bu şekilde hibe peşinde koşmak, her yağmur yağdığında toprağa tohum serpiştirip mucize beklemeye benzer.

Oysa güçlü kurumlar bambaşka bir anlayışla hareket eder. Onlar hibe aramaz, çözüm üretme kapasiteleri sayesinde hibe için aranan kuruluşlar hâline gelirler. Bir önceki yazımda bu konuyla ilgili olarak kurumunuzu her çağrıya alelacele proje yazan bir yapıdan, hibe fırsatları için hazır bekleyen bir “proje ekosistemine” dönüştürmenin gerekleri ele almıştım. Şimdi gelin, “Neden hibe arayan değil, hibe için aranan kurum olmalıyız?” sorusunun yanıtı üzerinde duralım.

Hibe Başlangıç Noktası Değil, Sonuçtur

Başarılı kurumlar yeni bir çağrı yayımlandığında “Acaba ne yazsak?” diye düşünmezler. Çünkü bu kurumlar proje üretmeye çağrı açıldığında başlamazlar. Üzerinde sürekli çalıştıkları proje düşünceleri vardır. Sorunları izlerler. Veri toplarlar. Hedef gruplarını tanırlar. Gereksinimleri düzenli olarak değerlendirirler. Yeni düşünceler geliştirirler. Ortaklarıyla ilişkilerini canlı tutarlar. Kurum içinde proje geliştirme kültürünü sürekli beslerler.

Dolayısıyla yeni bir çağrı yayımlandığında telaşla sıfırdan proje yazmaya çalışmazlar. Zaten üzerinde çalıştıkları proje düşünceleri arasından en uygun olanını ilgili çağrıyla eşleştirirler.

Çünkü güçlü projeler birkaç haftada yazılmaz. Aylar, hatta yıllar boyunca biriken gözlem, deneyim, iş birliği ve öğrenmenin ürünüdür. Bu nedenle hibe, başarılı kurumlar için başlangıç noktası değil, bu uzun soluklu hazırlığın sonunda gelen bir sonuçtur.

Başarıyı Belirleyen Asıl Soru

Birçok kurumun ilk sorusu şudur: “Şu anda açık hangi hibe çağrısı var?”

Başarılı kurumlar ise farklı bir soruyla işe başlar: “Biz hangi sorunları çözmeye hazırız?”

Bu iki yaklaşım arasındaki fark, aslında iki farklı kurum kültürünü temsil eder. İlk yaklaşım çağrı odaklıdır. İkinci yaklaşım ise sorun odaklıdır.

Uluslararası fon sağlayıcıların aradığı da tam olarak budur. Bugün Avrupa Birliği ve diğer uluslararası fon programları, iyi hazırlanmış başvuru metinlerinden çok daha fazlasını arıyor. Değerlendiriciler, sorununu doğru tanımlayan, çözümünü kanıtlarla temellendiren, doğru ortakları bir araya getiren ve elde edeceği sonuçları açık biçimde ortaya koyabilen kuruluşları destekliyor.

Başka bir deyişle, hibe programları aslında yalnızca proje aramıyor. Sorun çözebilecek kurumlar arıyor.

Aranan Kuruluşlar Neden Farklıdır?

Uluslararası konsorsiyumlar yeni ortak ararken yalnızca faaliyet gerçekleştirecek kurumları değil, projeye gerçek değer katacak kuruluşları tercih eder.

Çünkü büyük projelerde ortak olmak, görev paylaşımından çok daha fazlasıdır. Ortaklardan beklenen, sorunları anlayabilmeleri, çözüm geliştirebilmeleri, süreci yönetebilmeleri ve ortaya ölçülebilir sonuçlar koyabilmeleridir.

Bu nedenle güçlü kurumlar proje üretmeyi dönemsel bir çalışma olmaktan çıkarmış ve kurum içinde sürekli çalışan bir proje geliştirme düzeni kurmuşlardır. Çağrı dönemleri arasında da hazırlıklarını sürdürür, kurumsal bilgi birikimini sürekli geliştirir, ortaklıklarını canlı tutar ve proje geliştirmeyi günlük çalışma kültürünün bir parçası hâline getirirler. Zira çağrı açıldığında hazırlık yapan değil, zaten hazır olan kurumlar öne çıkmaktadır.

Hibe Kazanmanın Görünmeyen Tarafı

Dışarıdan bakıldığında başarılı bir proje birkaç aylık yoğun çalışmanın ürünü gibi görünebilir. Ancak gerçekte değerlendirme masasına gelen başvurunun arkasında çoğu zaman yıllara yayılan bir kurumsal birikim vardır. Sorunların izlenmesi, paydaşlarla kurulan güven ilişkileri, biriken veriler, olgunlaşan proje düşünceleri, kazanılan deneyimler… Tüm bunlar başvuru formunda görünmez, ancak değerlendirme sonucunu belirleyen en önemli unsurların başında gelir.

Bu nedenle başarılı kurumlar, proje çağrıları arasındaki sürelerde bekleyen kurumlar değildir. Tam tersine, çağrılardan bağımsız olarak sürekli hazırlık yapan kurumlardır.

Asıl Hedef Daha Fazla Başvuru Yapmak Değil

Birçok kuruluş başarısını yaptığı başvuru sayısıyla ölçmeye çalışır. Oysa sürdürülebilir başarı daha fazla başvuru yapmakla değil, doğru zamanda doğru projeyle başvurabilmekle elde edilir.

Bunun için hedef, sürekli yeni çağrılar aramak değil, her yeni çağrı açıldığında değerlendiricilerin aradığı niteliklere zaten sahip olan bir kurum hâline gelmektir.

Böyle kurumlar zamanla yalnızca hibe almaya başlamaz. Uluslararası ortaklar tarafından da aranan, güven duyulan ve konsorsiyumlara davet edilen kuruluşlara dönüşür.

Son Söz

Hibe programlarının amacı proje yazdırmak değildir. Amaç, toplumsal sorunlara kalıcı çözümler üretebilecek kurumları desteklemektir. Bu nedenle uzun vadeli başarı, daha iyi başvuru metinleri yazmaktan önce, daha güçlü kurumlar oluşturmaktan geçer.

Siz kurumunuzda proje üretme kültürünü geliştirdiğinizde, sorun çözme kapasitenizi artırdığınızda ve güvenilir bir ortak kimliği oluşturduğunuzda artık hibenin peşinden koşmanız gerekmez. Çünkü fon sağlayıcılar da, uluslararası konsorsiyumlar da risk almak istemez. Sorunu doğru analiz etmiş, kapasitesi yüksek, ne istediğini bilen ve birlikte güvenle çalışılabilecek ortaklar ararlar.

İşte gerçek hedef de budur: Hibe arayan bir kuruluş olmak değil, hibe için aranan bir kuruluş hâline gelmek.


Peki bir kurum, uluslararası fon ekosisteminde “aranan kuruluş” hâline gelmek için hangi kurumsal yetkinliklere sahip olmalıdır? Bir sonraki yazımda, bunun için geliştirdiğim “Kurumsal Proje Yetkinlik Modelini” ve bu modeli oluşturan beş temel yetkinlik eksenini ayrıntılı olarak ele alıyorum.

Yeniden görüşünceye dek, “öğrenmeye devam edin!”


Proje geliştirme kültürünü dönemsel bir telaş olmaktan çıkarıp kurumsal bir yetkinliğe dönüştürmek uzmanlık gerektirir. Kurumunuza özel kapasite geliştirme programları ve stratejik mentörlük çözümlerim hakkında bilgi almak için bana doğrudan ulaşabilirsiniz.

Yazar Hakkında

Baki Karaçay (MPA)

Proje Tasarım ve Yönetimi Eğitmeni, Danışman, ICF Mentör (iO Akademi) • Bağımsız Değerlendirici • 25+ yıl kurumsal deneyim sahibi Kamu Yönetimi Uzmanı (YL) ve Mühendis • Antalya Valiliği AB Projeleri Koordinatörü (2009-2020) • Avrupa Birliği Projeleri kitabının yazarı • Sosyal Psikoloji meraklısı • Fotoğraf gönüllüsü • Bağlama sanatçısı.

Yorumunuzu Ekleyebilirsiniz